14 Mart 2011 Pazartesi

Sevgilim ve İstanbul

Geldim. Sevdiceğimi, geçirdiğimiz her güzel dakikayı, sohbetini, ellerini, kokusunu, capon gözlerini ve özlediğim diğer herşeyini orada bırakarak gözlerim yaşlı ve yeni bir 65 günlük bekleyişin eşiğine döndüm. Toplam 16 saat falan beraberdik. Onu çok çok, anlatamayacağım kadar çok özlemişim. Onu şu kadarcık görmem, özlemimden hiçbirşey eksiltmedi. Hayatımın anlamı olan, her günün sonunda "oh be 1 gün daha eksik kaldı kavuşmamıza" dedirten, yanında sadece yüzümün değil içimin de güldüğü, ömrümün son saniyesine kadar başımın omzunda, elimin elinde olmasını istediğim insanı oracıkta, Karaköy'ün göbeğinde bırakırken canım acıdı. Yarım değil, daha da az kaldım. Gücüm bitti, mutsuzluktan öleceğimi sandım o takside. Ölmedim. yaz'ı düşündüm, bizi bekleyen güzel günleri. Aklımı, kalbimi, herşeyimi, tüm sabrımı sevdiceğin ellerine, yüreğine bıraktım geldim işte gerisin geriye...arkama baka baka...

İstanbul'da tek güzel olan şey sevdiceğin varlığı ve onunla orada geçirdiğim mutlu, huzurlu saatlerdi. Ve ben bir kere daha anladım ki BEN İSTANBUL'U SEV-Mİ-YO-RUM nokta. Neden sevmiyorum:
İstanbul muazzam bir yer, evet, biliyorum, kör değilim, farkındayım. Tarih inanılmaz, bazı semtlerdeki binalar büyüleyici, mağazalar, alışveriş merkezleri süper, eyvallah... Ama bence orada bir insanın gerçekten istediği gibi yaşayabilmesi için yanında öncelikle elini tutabileceği, hem de sımsıkı tutabileceği bir insanın olması gerekiyor. Nitekim, İstanbul, bana hiçbir anlamda güven telkin etmiyor. 1 milyon çeşit insan, hırlı mı hırsız mı belli değil, herkes her yerde, caddeler, sokaklar, tüm kapalı mekanlar tıklım tıklım, tinercisi, alkoliği, silahlısı, sapığı...hepsiyle aynı caddede yürüyorsun, kıç kıça yürüyorsun hatta! Hayatımızdaki en önemli kavram, daha anne karnında öğrendiğimiz yegane şey "güven" duygusu değil mi? Yemişim ben güvenli olmayan güzelliği o zaman! Anadolu da Avrupa da aynı. Birşey yiyeceksin sıra bekle, bir bara oturacaksın masa yok. Ayrıca attığın her adım para. Ha tamam, yanında süper bir sevgilin, kocan vs. ve cebinde aylık en az 4000-5000 lira paran varsa süper, kendine ait güzel de bir evde oturuyor ve çalışmaya da mecbur kalmıyorsan, harika, buna diyeceğim yok. Zaten o zaman her yer cennet. Bir de moda mıymış canlar şu mini etek giyme olayı!!! Ulen bizim götümüz donmuş, ayaklarımızı hissetmiyoruz kat kat giyinmeye rağmen, eldiven, atkı, ne bulduysak sarınmışız, akşam Nevizade'de 10 hatunun 8'i mini etek giymiş, altına da file çorap!!!Teallahım! Cidden hayretle, gözlerimi açmış onlara bakarken buldum kendimi oturduğumuz süre boyunca. Yan masaya sarhoş bir adam oturdu. Öyle dandik bir yerde de değiliz ha bu arada. Garsonu çağırdı sipariş vermek için. Artık öncesinde ne yaşandıysa, garson "burada size servis yapmıyoruz" dedi, döndü poposunu gitti. Hadi adamın silahı olsa, çekse sıksa 2 tane. Nolucak? Bok yoluna gitti olucak işte!!! Taksiye biniyoruz Ortaköy'e doğru, adam oralı olmadığımızı anlıyor. Burada çakal olucaksın diyor, aynı benim gibi diyor. Aferin, bravo çakal kardeş dememizi mi bekliyor anlamadım. Yine ayrı bir taksi. O kadar çok yürümüşüz ki sabah 8'den akşam 12'ye kadar, ayağımda derman kalmamış, tırnaklarım en yakındaki etlere batmışlar. Taksim'den biniyorum, Cihangir diyorum. Gülüyor herif pis pis. Be adam sana ne??? Parasıyla değil mi anasını satıyım. Bir de açıklama yapmak zorunda kalıyorum elin adamına, ayağım burkuldu vs. diye. Adam taksimetreyi açmıyor. İnerken kuzenim 7 lira vermemi söylüyor, aslında 3,5muş da yakın olduğu için çift tarife alıyormuş bu abiler. Sonra nasıl geçiyor o para boğazlarından bilemiycem, düşünemiycem artık!!! Bir mağazaya giriyorum, soyunma kabinlerinin, kasanın önünde bizim mahalle kadar sıra var anasını satıyım, elime aldığım herşeyi bırakıp çıkıyorum en acilinden. Müzeye git kuyruk, taksi beklerken kuyruk, para öderken kuyruk!!! Ne bu ya NASA'ya astronot mu alıyor bu insanlar!!! Vallahi istisnalara, nezih yerlere, nezih insanlara rağmen sevmiyorum, sevmeyeceğim arkadaşım ben bu şehri. Hele ki Taksim'i! Eğlencesi de , yiyeceği, içeceği, giyeceği de orada yaşayanlara, alışık olanlara, sevenlere kalsın, ve başka şehirlerden her ipini koparan olur olmaz sebeplerle gidip yerleşmesin oraya! İş güç vs mecburiyetler ayrı tabii ki ama "ay negzel şehir, vur patlasın, çal oynasın, boğaz da süpermiş, rakı balık, turkish kebap"la olacak işler değil bunlar canlar. İstanbul'da olan ya da oralı olan okuyucular kızmasın bana. Ben bunları aslında sizin de iyiliğiniz için söyliyorum. Kötü niyetli, ipsiz sapsız insanlar gitsin ki siz de huzur içinde yaşayın cidden güzel olan şehrinizde. Ben Antalya'da yaşıyorum daha önceki yazılarımdan anlayabileceğiniz üzere. Haa burası süpersonik bir şehir mi? Değil tabii ki. Ama en azından 5000 lira maaş almadan, günde bilmem kaç saat yol tepmeden, istediğin yere gidebiliyorsun. Deniz ayağının altında, bir balkon mesafesi, tarihse tarih, tatil yeriyse hepsi burnumuzun dibinde, ulaşım derdi yok, bizim "var" dediğimiz trafik, kırmızı ışıkta 90 saniye fazla beklemekten ibaret. İş yerim ve evimin arası arabayla 7 dakika. Karnım da tok, sırtım da pek çok şükür. Burada da tehlikeli yerler, zamanlar var elbet ama en azından bildiğim yerdeyim, doğduğum, büyüdüğüm yerdeyim. Memleketimin de gözünü seveyim. Bundan sonra İstanbul'a sevgilimle ve bol vakitte ve sadece tatil için gitmek istiyorum mümkünse. Ve biraz kendi haline, kendi güzelliğine, kendi doğasına bırakılabilse keşke o güzelim şehir, İstanbul. Nitekim, çok yorgun gördüm kendisini, yazık ediliyor...

Velhasıl, doldum doldum taştım canlar. Sevdiceği orada bırakmak, sanki onu orada kaderine terketmek gibi:( Canım yanıyor, öyle böyle değil, elinden oyuncağı değil annesi alınmış çocuk gibiyim. Onun olmadığı her saniyeye tahammülüm biraz daha azalıyor. Hele ki etrafımdaki insanlara karşı dayanma gücüm yok denecek kadar az. Allahın bize sağlık ve sabır vermesinden başka bir dileğim yok. Çok mutsuzum, sabahtan beri sürekli ağlıyorum, sinirlerim çok bozuk ama umutluyum da. Sevdicek gelecek ve biz yine çok mutlu olucaz, bir arada olduğumuz her zaman diliminde olduğu gibi. Ona özgürlüğü geri verildiğinde, bana da hayatım geri verilmiş olacak. O güne kadar direnç, sadece direnç, gerisi hikaye...

Çok yorgunum. 2 gündür hayal edemeyeciğim kadar güzel manzaralı bir yatakta uyudum kuzenimin evinde. Güneş doğarken martı sesleriyle uyandım. Terasın camlarını sonuna kadar açıp o sakin sessiz çilesiz uyanmamış İstanbul'un güzel havasını ciğerlerime doldurdum. Ama gel gör ki evin bulunduğu o yokuştan yukarı çıktığım anda apayrı bir dünya sanki. Trafik, kalabalık, sürekli yüksek sesli müzik, vs. vs. Nitekim anladım ki, yer fark etmez de, yanımda sevgilim olsun, beni dünyanın tüm pisliklerinden ve tehlikelerinden korusun, içimde huzur ve güven olsun, işte o zaman benden mutlusu yok şu dünyada...
Kalın sağlıcakla...
Ve son olarak, kulağımdan gün boyunca gitmeyen şu şarkı da hayatımın anlamı sevdiceğe gelsin...

8 yorum:

  1. İstanbul tekinsiz; ama güzel bir kadındır. Ona aşık olursun; ama bilirsin ki bu aşkın mutlu bir sonu yoktur.

    YanıtlaSil
  2. Aynen öyle. Aşık olursun ama sonu acı olur...

    YanıtlaSil
  3. :)
    hay Allah çok duygusal bir yazı olmuş. Kavuşmak
    ayrılamk... hepsi de kendince zor.

    YanıtlaSil
  4. Öyle vallahi Blush. Zor ve de yorucu...

    YanıtlaSil
  5. Ben seviyorum şarkıyı:)

    YanıtlaSil
  6. Negzel demişsin "yanında öncelikle elini tutabileceği, hem de sımsıkı tutabileceği bir insanın olması gerekiyor." diye sırf istanbul için diğil yanında sevdiğin olduktan sonra heryerde yasayabilir insan :)))

    YanıtlaSil
  7. @nameless kesinlikle katılıyorum sana canım:) sevdicek olunca her yer cennet:)

    YanıtlaSil