Gerçekten kimse kimsenin herşeyi olamaz mıymış? Yoksa sadece akılda kalan bir şarkı sözünden mi ibaretmiş bu cümle? Bir gün herkes gidecek hayatımdan biliyorum. Koynunda ağladığım sevdicek olmayacak yanımda. Benim için endişelenen, canını bile verebilecek olan annem olamayacak. Başım sıkışınca konuşmak istediğim arkadaşlarım belki çok meşgul olacak. Ve aslında ne kadar yalnızız hepimiz işin özüne bakınca. Ne kadar da acı, ne kadar da buruk. Ağlasam ne fayda. O hep aradığım huzur saatlerden, günlerden, aylardan ibaret olmasa keşke varken, bulunca. Ve kaybetmek aklımın köşesinden bile geçmese ve kendimi bile kaybettirmese bana. Düşünmeden olmuyor. Hesap değil, kitap değil. İnsan kaybetmeyince, insan kaybetmekten de korkmaz tabii. Ama bir kere kaybedince, istediğin kadar unuttum de sildim de umrumda değil de yine de oradadır o acı. Kimsenin görmediği bir yerde. Saçım okşanınca unuturum belki, elim tutulunca daha az hatırlarım belki. Ama silinmez. Keşke geçmiş olmasa. Keşke korkularım olmasa. Ya bir gün...? diye başlayan endişelerim, sorularım olmasa. Keşke o hep burada olsa, hayatımda, yanımda. Olamaz mı? Bu kadar imkansız mı? Bu kadar kötü birşey mi umut etmek? Ve keşke korkmasam bu kadar düşünmekten. Keşke yormasam, yorulmasam. İçimde kocaman bir bulut...Bir dağılsa, nefes alabilir hale gelicem biliyorum. Sevdicek elimden tutup ben hep yanında olucam dese belki güneş parlayacak aradan. Ama bütün mesele hiç birşeyin garantisinin olmaması değil mi? Ne yazık! Hayal bile kurdurmuyor bu hayat bazen. Adamın içini kurutuyor!
Yine de bir umut var değil mi aklımız başımızda olduğu sürece. Peki ya o da giderse?
Şu da şarkısı olsun bu postun...
Hayır mutsuz değilim, sadece korkuyorum...
sevdicek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sevdicek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
9 Mayıs 2011 Pazartesi
kavuşma heyecanı...
Ve bu gece 5 aylık bekleyişin sonuna gelmiş bulunuyorum. Bu gece muhtemelen sevdicekle ilişkimiz devam ettiği müddetçe yaşayıp yaşayabileceğimiz en uzun ayrılığın son gecesi. Yarın bu saatlerde herşey çoktan bitmiş ve herşey yeni başlamış olacak. Heyecanlıyım, salak gibiyim ve sanırım ayların birikiminden dolayı çok yorgunum. Bir anda, ona sarıldığım anda geçip gider mi yorgunluğum bilemiyorum. Tek bildiğim şey benim aylardır yarını beklediğim. Onu bıraktığım o aptal havaalanında ona kavuşmaktı gözümde canlanan şey hep. Ve o gün geldi çattı. Şaka gibi. Düşününce herşey kabus gibi, hayal gibi ya da. Bir başkası yaşamışta bana anlatmış gibi. Yokluğunda döktüğüm gözyaşları, kurduğum hayaller, gittiğim doktorlar, EMDR seansları, panik ataklar, anlık mutluluklar, sıkıntı, kendimi avutmalar, hepsi başkasına olmuş gibi. Hatırlamak bile istediğimi sanmıyorum tekrar. Bundan sonrası için herşeyin hayırlısı olsun artık, başka da bir dileğim yok.
Bugün yine EMDR vardı. Sanırım bu sondan bir önceki seansımız oldu. Emdr kısa sürdü bu defa, çünkü ben yine en son kaldığımız konuyla ilgili iyi ya da kötü en ufak birşey bile hissetmedim. Ve ilk defa psikoloğumla uzun uzun ilişkimi konuştuk. Konuştuk çünkü ben hayal kırıklığına uğramak istemiyorum. Uğrayacağım varsa da yıkılmak istemiyorum. Herşey güzel giderken anlamsızca sevdiceksiz kalmak istemiyorum. Bazı sözler vardır hani ya da bazı anlar. Bilinç altınız ister istemez o anın fotoğrafını çeker ya da hafızanız o cümleyi beyninize kazır. Ne yaparsanız yapın söküp atamazsınız, yırtamazsınız, silemezsiniz. Ben bunu yaşıyorum bazen elimde olmadan ve hiçte istemeden ayrıca. Bana yol göstermeye çalıştı psikoloğum, ben de onu anlamaya çalıştım. İnsan kendi yaşadıklarını da, kendi başına gelenleri de, yediği boynuzları, kazıkları da unutamıyor işte. İçinde en ummadığı anlarda ortaya çıkan kırıntılar biriktiriyor. Ve o kırıntılar bir gün gelip boğazına yapışıveriyor insanın. Su içsen de gitmiyor, tükürsen de gitmiyor. Ben kendi geçmişimden kalan izleri tükürmeye çalışıyorum. Sevgilimin geçmişi sadece kendisini bağlıyor. Uzun zaman yaşamadığı şeyleri hissedince insan bir tuhaf oluyor, söylediği ve yaptığı birbirini tutmayabiliyor. Serde bir de bünyeye bok sürdürmemek varsa hele. Bende olduğu gibi tıpkı. Velhasıl büyük beklentilerim yok benim şimdi. Sevdicek onu yormayacağımı biliyor. Benim hayatımda kalmak istediği müddetçe kalabileceğini de biliyor. Birbirimizi şimdiki kadar sevdiğimiz ve istediğimiz müddetçe de mutlu mesut yaşarız diye düşünüyorum. Ve ben her ne olursa olsun kırılmak istemiyorum. Artık birleştirilecek parçam yok çünkü. Nitekim şu an en güzel olan şey yarını düşünmek, bu yazı düşünmek. Anılara anı eklemenin hayalini kurmak, planını yapmak. Bunlar beni çok mutlu ediyor, sevdicekle geçireceğim el ele olan her anı düşünmek bana huzur veriyor. Ve yarın da aylardır uyuduğum en güzel uykuyu uyuyacağım onun yanında. Ve yine uyurken aklımdan tek bir cümle geçecek "Hiç bitmesin..."
Mutluyum, huzurluyum ve yarını dört gözle bekliyor, iple çekiyorum. Uzun zamandır yazdığım çoğunlukla daral dolu yazılardan sonra sanırım bundan sonra negzelin sevdicekle gezme tozma maceralarını, mutluluk hikayelerini okuyacaksınız bir müddet, arada şikayet etmeye de gelebilirim kendimi ya da başka birini:))Şimdiye kadarki tüm iyi dilekleriniz için teşekkürler ve artık bana şans dileyin:)
İyi geceler:)
ŞU da şarkısı olsun yazının...
5 Mayıs 2011 Perşembe
sevdicek sevinci:))
Veeeee işte nihayet birşeylerin, hayatımı 5 aydır boka çeviren gerçeklerin sona erdiği gün, sevgilimin özgürlüğüne kavuştuğu, bu gece sıcacık yatağında, yuvasında, asabını düzeltmeye, esaretini unutmaya çalışarak geçireceği ilk gece:) Ve demiştim değil mi benim sevgilim çok şanslıdır diye:)
Ben bugün sevincimden ağladım. Onun sesinde uzun zamandır duymadığım heyecanlı tonu duyunca "Artık dışardayım, özgürüm." dediğinde. Ben bugün sevincimden tekrar ağladım. Yakında yanımda olacağını, ona sımsıkı sarılacağımı düşününce. Onu yarın ya da öbür gün yanımda bulamayacağımı öğrenince üzüldüm evet ama ben yine de sevincimden ağladım bugün. Sonra, sadece sevdiğim arkadaşlarımın boynuna sarıldım ve sadece beni seven arkadaşlarımın iyi dileklerini aldım....Sonra bir sessizlik, yorgunluk kapladı içimi. Nefessiz kaldım sanki, canım konuşmak istemedi. Canım duruldu. Belki de herşey asıl şimdi başlıyor. Bir zamanlar herkesten köşe bucak sakladığımız, birbirimize bile göstermekten sakındığımız hislerimiz şimdi gün yüzüne çıkıyor. Ben şimdi, şu an tarif edemediğim, karmakarışık, özünde sadece özlem olan duygular içindeyim. Ve ben bugün bir de özlemimden ağladım. Babamın doğum gününü ona 3 kere korna çalarak kutladım kabristanın önünden geçerken. Ayaklarım gitmedi yanına. Ve Hıdırellez. Bahar bayramı:) Benim baharımın bayramı, sevdiceğin özgürlüğüne kavuşmasının bayramı benim için artık. Sevdicek giderken "siz o gün bayramı kutlamayı görün" diye şarkılar söylemiştik birbirimize kavuşacağımız günü düşünerek.Ve o güne çok az kaldı artık. Ve birşey daha: ben bugün post da yazamıyorum fark ettim ki. Anlatmak istediğim çok şey varken, anlatamıyorum.
Sonuç olarak çok mutluyum. Uzun zaman olamadığım kadar huzurluyum. Ama tam olmama çeyrek var hala. O da sevdicek gelince tamamlanacak...
Ve kah daraldım, kah bunaldım bu bekleyişin de sonuna geldim...
İyi geceler...Ve bugün bu şarkıyı paylaşmazsam olmazdı: http://www.youtube.com/watch?v=tHxfA5f_WT4
Ben bugün sevincimden ağladım. Onun sesinde uzun zamandır duymadığım heyecanlı tonu duyunca "Artık dışardayım, özgürüm." dediğinde. Ben bugün sevincimden tekrar ağladım. Yakında yanımda olacağını, ona sımsıkı sarılacağımı düşününce. Onu yarın ya da öbür gün yanımda bulamayacağımı öğrenince üzüldüm evet ama ben yine de sevincimden ağladım bugün. Sonra, sadece sevdiğim arkadaşlarımın boynuna sarıldım ve sadece beni seven arkadaşlarımın iyi dileklerini aldım....Sonra bir sessizlik, yorgunluk kapladı içimi. Nefessiz kaldım sanki, canım konuşmak istemedi. Canım duruldu. Belki de herşey asıl şimdi başlıyor. Bir zamanlar herkesten köşe bucak sakladığımız, birbirimize bile göstermekten sakındığımız hislerimiz şimdi gün yüzüne çıkıyor. Ben şimdi, şu an tarif edemediğim, karmakarışık, özünde sadece özlem olan duygular içindeyim. Ve ben bugün bir de özlemimden ağladım. Babamın doğum gününü ona 3 kere korna çalarak kutladım kabristanın önünden geçerken. Ayaklarım gitmedi yanına. Ve Hıdırellez. Bahar bayramı:) Benim baharımın bayramı, sevdiceğin özgürlüğüne kavuşmasının bayramı benim için artık. Sevdicek giderken "siz o gün bayramı kutlamayı görün" diye şarkılar söylemiştik birbirimize kavuşacağımız günü düşünerek.Ve o güne çok az kaldı artık. Ve birşey daha: ben bugün post da yazamıyorum fark ettim ki. Anlatmak istediğim çok şey varken, anlatamıyorum.
Sonuç olarak çok mutluyum. Uzun zaman olamadığım kadar huzurluyum. Ama tam olmama çeyrek var hala. O da sevdicek gelince tamamlanacak...
Ve kah daraldım, kah bunaldım bu bekleyişin de sonuna geldim...
İyi geceler...Ve bugün bu şarkıyı paylaşmazsam olmazdı: http://www.youtube.com/watch?v=tHxfA5f_WT4
2 Mayıs 2011 Pazartesi
heyecan: bkz. negzel
Allah aklıma ve heyecanıma mukayyet olsun. Amin. Yarın sevdiceğin rapor alıp alamayacağı, eğer alırsa buraya 15 gün erken gelip gelemeyeceği belli olacak. Ve ben bundan başka hiç ama hiçbir şey düşünemiyorum. Kalbim boğazımda atıyor gibi. Sırf aklım bu konudan sıyrılsın diye manyak gibi alışveriş yaptım hafta sonu. Bugün de ders hayal meyal geçti. Hatırlamıyorum. İnanmak istiyorum aslında bu hafta yanımda yamacımda olacağına, çünkü sevgilim çoook ama çok şanslı bir insandır ve dönmesi hususunda üzerinde pek çok kişinin duası var ve artık onun gelmesi ödülünü hak ettiğimi düşünüyorum. Öte yandan da çok heveslenmemek istiyorum ki olmazsa hayal kırıklığına uğramayayım diye. Biliyorum gelemese de 15 gün sonra burada olacak ama işte gönül ferman dinlemiyor bu ayrılık çok acı demişler değil mi...
İşte böyle canlar. Negzel çok heyecanlı, telaşlı ve duacı.
Dualarınız son bir kez Negzel ve sevdiceğine gelsin:)
BU da post şarkım olsun:
Deli gönül sevdasını ben bilirim ben bilirim
Yardan ayrı kalmasını ben bilirim ben bilirim
Yumuk yumuk elleri var kömür kömür gözleri var
Daha daha neleri var ben bilirim ben bilirim
Kışlalara erdi bahar tezkereye birkaç gün var
Barış'a da bir sorsalar ben bilirim ben bilirim...
Şu da sevdicekle izlediğimiz ilk filmden (When Harry met Sally) bir kare:
İyi haftalar, iyi geceler:)
İşte böyle canlar. Negzel çok heyecanlı, telaşlı ve duacı.
Dualarınız son bir kez Negzel ve sevdiceğine gelsin:)
BU da post şarkım olsun:
Deli gönül sevdasını ben bilirim ben bilirim
Yardan ayrı kalmasını ben bilirim ben bilirim
Yumuk yumuk elleri var kömür kömür gözleri var
Daha daha neleri var ben bilirim ben bilirim
Kışlalara erdi bahar tezkereye birkaç gün var
Barış'a da bir sorsalar ben bilirim ben bilirim...
Şu da sevdicekle izlediğimiz ilk filmden (When Harry met Sally) bir kare:
İyi haftalar, iyi geceler:)
1 Mayıs 2011 Pazar
yine yeni bir mim:)
Sevgili DEEP ve MIA WALLACE mimlemişler beni:) Hemen sevindim ben de mimsever bir blogger olarak:) Mim konusu şu:
"Blog açma hikayeniz var mı? Varsa nedir? Buralara yolunuz nasıl düştü ve neler hissediyorsunuz?"
Benim blog açma hikayem tamamen kişisel aslında bloğumun adı her ne kadar "Kişisel Birşey Değil" olsa da. Ağustos ayında açtım bloğumu. İçimde biriktirdiğim çok şey vardı. Evliydim, boşanmak üzereydim, aşık olmuştum bir yandan da, işin gücün yanısıra sürekli dışarlarda aktivite halinde olduğum günler geçiriyordum. Sonra bir gün sevdicek bir blog açtı ve aynı gece ben de açtım. Aslında amaç dile getiremediğim şeyleri burada yazabilmek, içimi dökebilmekti. Çok karışık duygular içindeydim. İlk yazılarımda açık açık yazamıyordum hissettiklerimi henüz boşanmamış olduğum için ve kimseyi üzmemek ve canımın sıkılmaması için. Bloğumun adını Teoman'ın en sevdiğim şarkılarından birinden aldım ve ilk postum da o şarkının sözleri oldu. İlk takipçim sevgilim oldu tabii ki. İkinci takipçim ise Zey0zey. Sonradan saatlerce kalkamaz oldum bloğun başından. Takip ettiğim bir sürü insan oldu. Yazdıkça açıldım, açıldıkça yazdım. Takip ettiğim bloggerların sayfalarından başka bloglara atladım ve hiç tanımadığım insanlara yorum yaparken ve onlardan yorum alırken buldum kendimi. Ve işte böylece kendi çapımda sadece içimdekileri anlatarak devam ediyorum yazmaya. Seviyorum da. Yazılarını sevmediğim insanları takip etmiyorum ve takip ettiğim insanların da beni takip etmesi hoşuma gidiyor. Kısacası bloğumu seviyorum canlar:))
Eminim pek çok kişi mimlenmiştir ama benim de aklımda olan bir kaç kişi var:) Daha önce cevaplamadılarsa bu mimi şu blogların sahiplerine gönderiyorum:)
http://pinkzorro.blogspot.com/
http://ukeladumbelegi.blogspot.com/
http://osiriscemo.blogspot.com/
http://dozbuyucusu.blogspot.com/
http://musicalcomment.blogspot.com/
http://galeriyesil.blogspot.com/
http://turuncumasallar.blogspot.com/
http://lacivertojelikiz.blogspot.com/
http://aslinle.blogspot.com/
http://kayipcumlelersokagi.blogspot.com/
http://ruhumsarisin.blogspot.com/
http://rosarosamondundefteri.blogspot.com/
http://paranoid-elmyra.blogspot.com/
DEEP ve MIA' ya tekrar teşekkür ediyorum:)
İyi geceler:)
"Blog açma hikayeniz var mı? Varsa nedir? Buralara yolunuz nasıl düştü ve neler hissediyorsunuz?"
Benim blog açma hikayem tamamen kişisel aslında bloğumun adı her ne kadar "Kişisel Birşey Değil" olsa da. Ağustos ayında açtım bloğumu. İçimde biriktirdiğim çok şey vardı. Evliydim, boşanmak üzereydim, aşık olmuştum bir yandan da, işin gücün yanısıra sürekli dışarlarda aktivite halinde olduğum günler geçiriyordum. Sonra bir gün sevdicek bir blog açtı ve aynı gece ben de açtım. Aslında amaç dile getiremediğim şeyleri burada yazabilmek, içimi dökebilmekti. Çok karışık duygular içindeydim. İlk yazılarımda açık açık yazamıyordum hissettiklerimi henüz boşanmamış olduğum için ve kimseyi üzmemek ve canımın sıkılmaması için. Bloğumun adını Teoman'ın en sevdiğim şarkılarından birinden aldım ve ilk postum da o şarkının sözleri oldu. İlk takipçim sevgilim oldu tabii ki. İkinci takipçim ise Zey0zey. Sonradan saatlerce kalkamaz oldum bloğun başından. Takip ettiğim bir sürü insan oldu. Yazdıkça açıldım, açıldıkça yazdım. Takip ettiğim bloggerların sayfalarından başka bloglara atladım ve hiç tanımadığım insanlara yorum yaparken ve onlardan yorum alırken buldum kendimi. Ve işte böylece kendi çapımda sadece içimdekileri anlatarak devam ediyorum yazmaya. Seviyorum da. Yazılarını sevmediğim insanları takip etmiyorum ve takip ettiğim insanların da beni takip etmesi hoşuma gidiyor. Kısacası bloğumu seviyorum canlar:))
Eminim pek çok kişi mimlenmiştir ama benim de aklımda olan bir kaç kişi var:) Daha önce cevaplamadılarsa bu mimi şu blogların sahiplerine gönderiyorum:)
http://pinkzorro.blogspot.com/
http://ukeladumbelegi.blogspot.com/
http://osiriscemo.blogspot.com/
http://dozbuyucusu.blogspot.com/
http://musicalcomment.blogspot.com/
http://galeriyesil.blogspot.com/
http://turuncumasallar.blogspot.com/
http://lacivertojelikiz.blogspot.com/
http://aslinle.blogspot.com/
http://kayipcumlelersokagi.blogspot.com/
http://ruhumsarisin.blogspot.com/
http://rosarosamondundefteri.blogspot.com/
http://paranoid-elmyra.blogspot.com/
DEEP ve MIA' ya tekrar teşekkür ediyorum:)
İyi geceler:)
14 Nisan 2011 Perşembe
tutmayın beni.
Niyeyse aylar yıllardır yazmıyormuşum gibi geldi bu akşam. Meğer çok olmamış ama bende birikmişler var:)
Öncelikle, çok şükür farenjit, vs. hepsini atlattım. Bomba gibiyim. Arada pasif jimnastiğe bile gittim ama benden size tavsiye siz siz olun sakın böyle abuk bir işe girişmeyin. Neden mi? Bir kere yaklaşık 10-12 tane ped bağlıyorlar orana burana, götüne göbeğine, baldıra falan. Bir de şu ultrason çekilirken sürülen vıcık vıcık jelden sürüyorlar. Sonra ver Allah elektriği cayır cayır. 40 dakikalık seans esnasında çok da acı çekilmiyor aslında, oh negzel yağlarım yanıyor, gidiyor diyerek. Ama seans sonrası ertesi gün ya da akşamına acaip ağrılar saplanıyor oranıza buranıza, bağırsak sisteminiz tuhaflaşıyor, çiş yaparken bile iğrenç bir ağrı hissediyorsunuz. Bir de ben unutmuşum pazartesi pasife gittiğimi, Salı günü evde otururken durduk yere karnıma, yanlarıma ağrılar, iğneler saplanınca, sıçtık dedim herhalde apandistim patladı ya da taş falan düşürüyorum. Soğukkanlılığımı korumaya ve inatla doktora gitmemeye çalışarak işe gittim ve geçen hafta pasif benzeri bir alete bağlanan bir arkadaşımın da aynı şeyleri yaşadığını duyunca içime soğuk sular serpildi ölmüyorum diye:) Artık o elektrik iç organlara mı zarar veriyor, napıyorsa adamın ağzına sıçıyor. Hala bile kasıklarımda ağrı var aradan 3 gün geçmesine rağmen. Lanet olsun içimdeki 2 kilo verme azmine dedim ve gitmemeye karar verdim. Zaten düşmüşüm 51-52 kiloya, 2 kiloyu da selülit kremiyle veririm olur biter, hahayyy:)
Onun dışında bugün EMDR vardı yine. Geçen hafta yatak döşek yatıyor olduğum için gidememiştim. Sibel Hanım verdi gazı yine bana. Süper moralle ve tüm hastalıklarımı onun ofisinde bırakarak, arkama bile bakmadan çıktım geldim hafif hafif. Seviyorum bu seansları ve 1 ay sonra biteceği için de büyük bir savaşı kazanacak olan insan psikolojisine sokuyorum kendimi sanırım:)
Bir de ekşi sözlük maceram var bu arada. Taa Temmuz'da mı ne 10 entrymi girip sıramı beklemeye başlamıştım yazar olmak için. En son geçen hafta 46bin küsürüncü sıradayken bir baktım Cumartesi mail gelmiş, alındınız diye. Ben de bir sevinç, bir heyecan tabii. Döktürdüm Allah döktürdüm. Bu arada kuralları çok detaylı okumamıştım. Dün gece bir tane ankete entry girdim dövme yaptırılası sözler gibi birşeydi sanırım. Hatta başına da daha önce söylenmiş mi bilmiyorum ama diyerek "together we stand divided we fall" yazdım. 2 dakika sonra birkaç yazardan mesajlar geldi kutuma, bu daha önce yazılmış, bak şuradan aratabilirsin, dikkat et seni çaylak yapmasınlar falan diye, gayet iyi niyetli. Ben de sildim entryi direkt. Aradan 10 dakika falan geçti, hooop bir baktım allahınsalaa (ben oluyorum) çaylak olmuş, bilmemkaç numaralı entrynin "daha önce yazılmış zaten bu" şeklinde ispiyonlanması sebebiyle. Vaaay dedim, demek burada böyle yürüyormuş işler:) Çaylak olunca başa döndüm tabii, yeniden 10 entry girdim, şu an beklemedeyim, bakalım beni ne zaman affedecekler diye:P Abi valla bi daha yapmıcam diye mesaj atasım geldi de hatta yok dedim edebinle bekle işte:) Şu an 343. sırada beklemedeyim, artık beğenmezlerse de kendimi kesecek değilim:)
Bir de şu Rus meselesi var. Aslında mesele bile değil de yazmadan geçemeyeceğim a dostlar. Benim Ruslardan hiç haz etmediğimi bilen bilir. Gıcık oluyorum onları ortalıkta gördükçe. Anasını satıyım 5. sınıf vatandaş olarak yaşadıkları siktiriboktan ülkelerinden çıkıp gelip burada prenses oluyorlar 2 makyaj yapıp 10 santim topuklu, 5 parmak etek giyince. Varsan baksan sorsan hepsi doktor, hepsi astronot. Ama burada bir Türk adamla evlendikten sonra da nedense evde oturup çocuk fırtlatıyor bu profesör ablalar. Hem bizim oturmamız gereken evlerde yaşıyorlar, bizim kazanmamız gereken paraları kazanıyorlar, sevgililerimizin koynuna giriyorlar, bizim suyumuzdan, bizim elektriğimizden, bizim okullarımızdan faydalanıyorlar hem de Türklere bok atıyorlar anasını satıyım. Bizim iş yerinde Rus bir hatun var, idareci yalakasının teki. O iğrenç Türkçesiyle bir de bağıra bağıra konuşuyor o R harflerini bastıra bastıra. Bugün toplantıda tamamen bir yanlış anlama sonucu dedim ki, biz Rusça bilmeden elin anadili Rusça olan ve Türkçe bilmeyen küçük çocuğuna nasıl İngilizce öğretelim, yani teknik olarak mümkün değil. Yetişkin olsa neyse. Anam kadın artık o Türkçesiyle ne anladıysa kudurdu. Neymiş onların kocaları Türkmüş, çocukları Türkmüş, ana dilleri Türkçeymiş, ben ne diyormuşum. Niye ayrım yapıyormuşum? Teallaaam, yaa sabır! Ulen gerizekalı senin sülalenden bana ne aq!. Ben ne diyorum, sen ne diyorsun? Tamam yanlış anladım dedim kapattım konuyu. Eve bir geldim, hatun bana facebooktan mesaj döşemiş. Evet yazmamış, döşemiş. Ben de kısaca yanlış anladım pardon da siz de yanlış anladınız, yeter ki gönüller bir olsun tadında bir mesaj gönderdim, döşemeden, gayet saygılı ve resmi. Şuna bak ya, ne sanıyorsa kendini salak. Nitekim canlar, sinir oldum işte. Hemen konu Rus olunca kıskançlığa gelecek biliyorum ama en azından bu defa değil. Ben normalde bana bulaşmayan insanlara sinir olmam hangi milletten olursa olsun. (Sevgilimin eski kırıkları hariç) Ama bu defa hakkaten olayın benimle uzaktan yakından alakası yok. Ama sevmememe sevmememe kattı işte hatun...
Böyleyken böyle işte...Sevdiceğin yarın denetlenme günü ve ondan sonra artık askerliği bitmiş sayıyorlarmış. 33 günü kaldı bu arada ama belki son hafta rapor alma ihtimali var. O gelince artık kısmetse ver elini Kıbrıs, ver elini Kaş, Kapadokya. Hiçbir yere gitmesek de ben onun dizinin dibinde olsam o da yeter. Aman sabahlar olmasın, aman içimizin yazları kış olmasın.
İşte bu kadar:) Byeeee:)
Öncelikle, çok şükür farenjit, vs. hepsini atlattım. Bomba gibiyim. Arada pasif jimnastiğe bile gittim ama benden size tavsiye siz siz olun sakın böyle abuk bir işe girişmeyin. Neden mi? Bir kere yaklaşık 10-12 tane ped bağlıyorlar orana burana, götüne göbeğine, baldıra falan. Bir de şu ultrason çekilirken sürülen vıcık vıcık jelden sürüyorlar. Sonra ver Allah elektriği cayır cayır. 40 dakikalık seans esnasında çok da acı çekilmiyor aslında, oh negzel yağlarım yanıyor, gidiyor diyerek. Ama seans sonrası ertesi gün ya da akşamına acaip ağrılar saplanıyor oranıza buranıza, bağırsak sisteminiz tuhaflaşıyor, çiş yaparken bile iğrenç bir ağrı hissediyorsunuz. Bir de ben unutmuşum pazartesi pasife gittiğimi, Salı günü evde otururken durduk yere karnıma, yanlarıma ağrılar, iğneler saplanınca, sıçtık dedim herhalde apandistim patladı ya da taş falan düşürüyorum. Soğukkanlılığımı korumaya ve inatla doktora gitmemeye çalışarak işe gittim ve geçen hafta pasif benzeri bir alete bağlanan bir arkadaşımın da aynı şeyleri yaşadığını duyunca içime soğuk sular serpildi ölmüyorum diye:) Artık o elektrik iç organlara mı zarar veriyor, napıyorsa adamın ağzına sıçıyor. Hala bile kasıklarımda ağrı var aradan 3 gün geçmesine rağmen. Lanet olsun içimdeki 2 kilo verme azmine dedim ve gitmemeye karar verdim. Zaten düşmüşüm 51-52 kiloya, 2 kiloyu da selülit kremiyle veririm olur biter, hahayyy:)
Onun dışında bugün EMDR vardı yine. Geçen hafta yatak döşek yatıyor olduğum için gidememiştim. Sibel Hanım verdi gazı yine bana. Süper moralle ve tüm hastalıklarımı onun ofisinde bırakarak, arkama bile bakmadan çıktım geldim hafif hafif. Seviyorum bu seansları ve 1 ay sonra biteceği için de büyük bir savaşı kazanacak olan insan psikolojisine sokuyorum kendimi sanırım:)
Bir de ekşi sözlük maceram var bu arada. Taa Temmuz'da mı ne 10 entrymi girip sıramı beklemeye başlamıştım yazar olmak için. En son geçen hafta 46bin küsürüncü sıradayken bir baktım Cumartesi mail gelmiş, alındınız diye. Ben de bir sevinç, bir heyecan tabii. Döktürdüm Allah döktürdüm. Bu arada kuralları çok detaylı okumamıştım. Dün gece bir tane ankete entry girdim dövme yaptırılası sözler gibi birşeydi sanırım. Hatta başına da daha önce söylenmiş mi bilmiyorum ama diyerek "together we stand divided we fall" yazdım. 2 dakika sonra birkaç yazardan mesajlar geldi kutuma, bu daha önce yazılmış, bak şuradan aratabilirsin, dikkat et seni çaylak yapmasınlar falan diye, gayet iyi niyetli. Ben de sildim entryi direkt. Aradan 10 dakika falan geçti, hooop bir baktım allahınsalaa (ben oluyorum) çaylak olmuş, bilmemkaç numaralı entrynin "daha önce yazılmış zaten bu" şeklinde ispiyonlanması sebebiyle. Vaaay dedim, demek burada böyle yürüyormuş işler:) Çaylak olunca başa döndüm tabii, yeniden 10 entry girdim, şu an beklemedeyim, bakalım beni ne zaman affedecekler diye:P Abi valla bi daha yapmıcam diye mesaj atasım geldi de hatta yok dedim edebinle bekle işte:) Şu an 343. sırada beklemedeyim, artık beğenmezlerse de kendimi kesecek değilim:)
Bir de şu Rus meselesi var. Aslında mesele bile değil de yazmadan geçemeyeceğim a dostlar. Benim Ruslardan hiç haz etmediğimi bilen bilir. Gıcık oluyorum onları ortalıkta gördükçe. Anasını satıyım 5. sınıf vatandaş olarak yaşadıkları siktiriboktan ülkelerinden çıkıp gelip burada prenses oluyorlar 2 makyaj yapıp 10 santim topuklu, 5 parmak etek giyince. Varsan baksan sorsan hepsi doktor, hepsi astronot. Ama burada bir Türk adamla evlendikten sonra da nedense evde oturup çocuk fırtlatıyor bu profesör ablalar. Hem bizim oturmamız gereken evlerde yaşıyorlar, bizim kazanmamız gereken paraları kazanıyorlar, sevgililerimizin koynuna giriyorlar, bizim suyumuzdan, bizim elektriğimizden, bizim okullarımızdan faydalanıyorlar hem de Türklere bok atıyorlar anasını satıyım. Bizim iş yerinde Rus bir hatun var, idareci yalakasının teki. O iğrenç Türkçesiyle bir de bağıra bağıra konuşuyor o R harflerini bastıra bastıra. Bugün toplantıda tamamen bir yanlış anlama sonucu dedim ki, biz Rusça bilmeden elin anadili Rusça olan ve Türkçe bilmeyen küçük çocuğuna nasıl İngilizce öğretelim, yani teknik olarak mümkün değil. Yetişkin olsa neyse. Anam kadın artık o Türkçesiyle ne anladıysa kudurdu. Neymiş onların kocaları Türkmüş, çocukları Türkmüş, ana dilleri Türkçeymiş, ben ne diyormuşum. Niye ayrım yapıyormuşum? Teallaaam, yaa sabır! Ulen gerizekalı senin sülalenden bana ne aq!. Ben ne diyorum, sen ne diyorsun? Tamam yanlış anladım dedim kapattım konuyu. Eve bir geldim, hatun bana facebooktan mesaj döşemiş. Evet yazmamış, döşemiş. Ben de kısaca yanlış anladım pardon da siz de yanlış anladınız, yeter ki gönüller bir olsun tadında bir mesaj gönderdim, döşemeden, gayet saygılı ve resmi. Şuna bak ya, ne sanıyorsa kendini salak. Nitekim canlar, sinir oldum işte. Hemen konu Rus olunca kıskançlığa gelecek biliyorum ama en azından bu defa değil. Ben normalde bana bulaşmayan insanlara sinir olmam hangi milletten olursa olsun. (Sevgilimin eski kırıkları hariç) Ama bu defa hakkaten olayın benimle uzaktan yakından alakası yok. Ama sevmememe sevmememe kattı işte hatun...
Böyleyken böyle işte...Sevdiceğin yarın denetlenme günü ve ondan sonra artık askerliği bitmiş sayıyorlarmış. 33 günü kaldı bu arada ama belki son hafta rapor alma ihtimali var. O gelince artık kısmetse ver elini Kıbrıs, ver elini Kaş, Kapadokya. Hiçbir yere gitmesek de ben onun dizinin dibinde olsam o da yeter. Aman sabahlar olmasın, aman içimizin yazları kış olmasın.
İşte bu kadar:) Byeeee:)
6 Nisan 2011 Çarşamba
kadın kalp erkek :)
Son günlerde internette, gazetede hangi sayfayı açsam nedense hep aynı muhabbetler dönüyor? "Kadınlar, erkeklerden ne bekler?, Erkekler, kadınlardan ne bekler?, Erkekler seksten başka bir şey düşünmez mi?, Kadınlar neden susarlar?," vs. Aslında bunlar zaten hep yazılan, çizilen, konuşulan, üstüne bolca da saçmalanan şeylerdi ama başka derdimiz kalmadığından mı yoksa geldi bahar ayları gevşer gönül yayları modundan mıdır bilmem gözümüze gözümüzüe sokulur oldu sanki orada burada. Ya da başka bir alternatif olarak, şahsen şu bahar aylarına sevdiceğin özlemiyle girdiğimden midir nedir, bu başlıklar sadece benim dikkatini çekiyor da olabilir:)
Onu bunu bilmem de ben de her insan evladı gibi kafa patlatırım arada bu sorulara? Çok da didiklememek lazım esasen kadın ve erkek mevzularını. Nitekim ne bir erkek başka bir erkeğe, ne de bir kadın başka bir kadına benzer. Yani her hangi bir erkeğe sinirlenince "hepiniz aynısınız, hepinizi toplayıp yakmak lazım" diye çemkirmek de gayet yersizdir. Erkeklerin seksten başka bir şey düşünmediğini sanmak, buna inanmak saçmalamanın daniskasıdır. Erkek kişisi de "insan" olarak yaratıldığına göre onun da seksten önce gelen başka hislere de ihtiyacı vardır sanıyorum. Kendisiyle sadece sevişen değil, kendisine sevgi, saygı ve şefkat gösteren, oturup muhabbet edebileceği, beraber gülebileceği, beraber ağlayabileceği bir hatunu olsun ister diye düşünüyorum. Yoksa, seks her yerde, herkeste var. Haa tabii o da önemli bir şey. O da bir ihtiyaç geyiğine hiç girmeyeceğim ama lazım bir şey sonuçta hele ki sevdiğin adam veya kadınla yapılıyorsa ama işte erkekler odunmuş da akılları bel altından başka bir şeye çalışmazmış gibi düşünmek de manasız zannımca. Bu iki cinsin birbirlerinden beklentilerine gelince ve hatta hayattan beklentilerine gelince, sanırım bunu yazmaya, anlatmaya kelimeler yetmez ama hepimizin de dışarıya karşı savunduğumuz şey şu değil midir: "Benim sevgilimden veya kimseden bir beklentim yok!" Peh...Hep inandırmaya çalışırız buna kendimizi ama külliyen yalan olduğunu da içten içe biliriz. En azından ben bilirim. Tamam, genelleme yapmıyorum artık. Ben sevgilimden birşey beklemiyorum derim mesela ama onun hep benimle beraber olmasını ummak, tatile, oraya buraya beraber gitmeyi hayal etmek bile bir beklenti değil midir ki zaten? Allahtan şanslı bir hatunum ki sevdicek de aynı şeylerin hayalinde, ya da beklentisinde, her neyse...Ama genelleme yapıcam bir gün bu konuda ve uzun bir post yazıcam kendi hayatımdan örneklerle...
Kadınlar erkekler derken tabii ki lafım yine benim ilişkime geliyor tam da burada ve sevdiceğin dönüşüne 41 gün kaldığını belirtmeden geçemeyeceğim. Az mı çok mu anlayamıyorum hala ama artık en azından gelmesine aylar yok. Gelsin artık da hayatım renklensin. Anasını satıyım, son 4 ayım bombok geçti, neşeli post yazmayı bile özledim:)
Bir önceki yazımda hastaneye gideceğimden bahsetmiştim. Sağolsunlar bir kaç blogger arkadaşım ilgilenmiş, yorum yapmış, iyi dileklerini iletmişler bana. Tekrar söyleyeyim, test sonuçlarında astım-bronşit çıktı canlar. Normalde yaşıma göre 85 olması gerek solunum fonksiyon testinden 73 alarak sınıfta kaldım ya da bütünlemeye kaldım diyim. Şimdi 25 gün boyunca fısfıs kullanıcam ve tekrar kontrole gidicem. İnşallah o zamana kadar da nefesim açılmış olacak. Düzelsin, çünkü hastalık kaldıracak güçte, modda değilim. Kim ister ki zaten hasta olmayı değil mi canlar?
Böyleyken böyle...kadınlar, erkekler, sevdicek, bronşit derken bir yazının sonuna daha geldik. Hepimiz sevdiceklerimizle mutlu mesut, hayatımızla kavgasız ve en çok da sağlıklı kalalım. İyi geceler:)
Onu bunu bilmem de ben de her insan evladı gibi kafa patlatırım arada bu sorulara? Çok da didiklememek lazım esasen kadın ve erkek mevzularını. Nitekim ne bir erkek başka bir erkeğe, ne de bir kadın başka bir kadına benzer. Yani her hangi bir erkeğe sinirlenince "hepiniz aynısınız, hepinizi toplayıp yakmak lazım" diye çemkirmek de gayet yersizdir. Erkeklerin seksten başka bir şey düşünmediğini sanmak, buna inanmak saçmalamanın daniskasıdır. Erkek kişisi de "insan" olarak yaratıldığına göre onun da seksten önce gelen başka hislere de ihtiyacı vardır sanıyorum. Kendisiyle sadece sevişen değil, kendisine sevgi, saygı ve şefkat gösteren, oturup muhabbet edebileceği, beraber gülebileceği, beraber ağlayabileceği bir hatunu olsun ister diye düşünüyorum. Yoksa, seks her yerde, herkeste var. Haa tabii o da önemli bir şey. O da bir ihtiyaç geyiğine hiç girmeyeceğim ama lazım bir şey sonuçta hele ki sevdiğin adam veya kadınla yapılıyorsa ama işte erkekler odunmuş da akılları bel altından başka bir şeye çalışmazmış gibi düşünmek de manasız zannımca. Bu iki cinsin birbirlerinden beklentilerine gelince ve hatta hayattan beklentilerine gelince, sanırım bunu yazmaya, anlatmaya kelimeler yetmez ama hepimizin de dışarıya karşı savunduğumuz şey şu değil midir: "Benim sevgilimden veya kimseden bir beklentim yok!" Peh...Hep inandırmaya çalışırız buna kendimizi ama külliyen yalan olduğunu da içten içe biliriz. En azından ben bilirim. Tamam, genelleme yapmıyorum artık. Ben sevgilimden birşey beklemiyorum derim mesela ama onun hep benimle beraber olmasını ummak, tatile, oraya buraya beraber gitmeyi hayal etmek bile bir beklenti değil midir ki zaten? Allahtan şanslı bir hatunum ki sevdicek de aynı şeylerin hayalinde, ya da beklentisinde, her neyse...Ama genelleme yapıcam bir gün bu konuda ve uzun bir post yazıcam kendi hayatımdan örneklerle...
Kadınlar erkekler derken tabii ki lafım yine benim ilişkime geliyor tam da burada ve sevdiceğin dönüşüne 41 gün kaldığını belirtmeden geçemeyeceğim. Az mı çok mu anlayamıyorum hala ama artık en azından gelmesine aylar yok. Gelsin artık da hayatım renklensin. Anasını satıyım, son 4 ayım bombok geçti, neşeli post yazmayı bile özledim:)
Bir önceki yazımda hastaneye gideceğimden bahsetmiştim. Sağolsunlar bir kaç blogger arkadaşım ilgilenmiş, yorum yapmış, iyi dileklerini iletmişler bana. Tekrar söyleyeyim, test sonuçlarında astım-bronşit çıktı canlar. Normalde yaşıma göre 85 olması gerek solunum fonksiyon testinden 73 alarak sınıfta kaldım ya da bütünlemeye kaldım diyim. Şimdi 25 gün boyunca fısfıs kullanıcam ve tekrar kontrole gidicem. İnşallah o zamana kadar da nefesim açılmış olacak. Düzelsin, çünkü hastalık kaldıracak güçte, modda değilim. Kim ister ki zaten hasta olmayı değil mi canlar?
Böyleyken böyle...kadınlar, erkekler, sevdicek, bronşit derken bir yazının sonuna daha geldik. Hepimiz sevdiceklerimizle mutlu mesut, hayatımızla kavgasız ve en çok da sağlıklı kalalım. İyi geceler:)
14 Mart 2011 Pazartesi
Sevgilim ve İstanbul
Geldim. Sevdiceğimi, geçirdiğimiz her güzel dakikayı, sohbetini, ellerini, kokusunu, capon gözlerini ve özlediğim diğer herşeyini orada bırakarak gözlerim yaşlı ve yeni bir 65 günlük bekleyişin eşiğine döndüm. Toplam 16 saat falan beraberdik. Onu çok çok, anlatamayacağım kadar çok özlemişim. Onu şu kadarcık görmem, özlemimden hiçbirşey eksiltmedi. Hayatımın anlamı olan, her günün sonunda "oh be 1 gün daha eksik kaldı kavuşmamıza" dedirten, yanında sadece yüzümün değil içimin de güldüğü, ömrümün son saniyesine kadar başımın omzunda, elimin elinde olmasını istediğim insanı oracıkta, Karaköy'ün göbeğinde bırakırken canım acıdı. Yarım değil, daha da az kaldım. Gücüm bitti, mutsuzluktan öleceğimi sandım o takside. Ölmedim. yaz'ı düşündüm, bizi bekleyen güzel günleri. Aklımı, kalbimi, herşeyimi, tüm sabrımı sevdiceğin ellerine, yüreğine bıraktım geldim işte gerisin geriye...arkama baka baka...
İstanbul'da tek güzel olan şey sevdiceğin varlığı ve onunla orada geçirdiğim mutlu, huzurlu saatlerdi. Ve ben bir kere daha anladım ki BEN İSTANBUL'U SEV-Mİ-YO-RUM nokta. Neden sevmiyorum:
İstanbul muazzam bir yer, evet, biliyorum, kör değilim, farkındayım. Tarih inanılmaz, bazı semtlerdeki binalar büyüleyici, mağazalar, alışveriş merkezleri süper, eyvallah... Ama bence orada bir insanın gerçekten istediği gibi yaşayabilmesi için yanında öncelikle elini tutabileceği, hem de sımsıkı tutabileceği bir insanın olması gerekiyor. Nitekim, İstanbul, bana hiçbir anlamda güven telkin etmiyor. 1 milyon çeşit insan, hırlı mı hırsız mı belli değil, herkes her yerde, caddeler, sokaklar, tüm kapalı mekanlar tıklım tıklım, tinercisi, alkoliği, silahlısı, sapığı...hepsiyle aynı caddede yürüyorsun, kıç kıça yürüyorsun hatta! Hayatımızdaki en önemli kavram, daha anne karnında öğrendiğimiz yegane şey "güven" duygusu değil mi? Yemişim ben güvenli olmayan güzelliği o zaman! Anadolu da Avrupa da aynı. Birşey yiyeceksin sıra bekle, bir bara oturacaksın masa yok. Ayrıca attığın her adım para. Ha tamam, yanında süper bir sevgilin, kocan vs. ve cebinde aylık en az 4000-5000 lira paran varsa süper, kendine ait güzel de bir evde oturuyor ve çalışmaya da mecbur kalmıyorsan, harika, buna diyeceğim yok. Zaten o zaman her yer cennet. Bir de moda mıymış canlar şu mini etek giyme olayı!!! Ulen bizim götümüz donmuş, ayaklarımızı hissetmiyoruz kat kat giyinmeye rağmen, eldiven, atkı, ne bulduysak sarınmışız, akşam Nevizade'de 10 hatunun 8'i mini etek giymiş, altına da file çorap!!!Teallahım! Cidden hayretle, gözlerimi açmış onlara bakarken buldum kendimi oturduğumuz süre boyunca. Yan masaya sarhoş bir adam oturdu. Öyle dandik bir yerde de değiliz ha bu arada. Garsonu çağırdı sipariş vermek için. Artık öncesinde ne yaşandıysa, garson "burada size servis yapmıyoruz" dedi, döndü poposunu gitti. Hadi adamın silahı olsa, çekse sıksa 2 tane. Nolucak? Bok yoluna gitti olucak işte!!! Taksiye biniyoruz Ortaköy'e doğru, adam oralı olmadığımızı anlıyor. Burada çakal olucaksın diyor, aynı benim gibi diyor. Aferin, bravo çakal kardeş dememizi mi bekliyor anlamadım. Yine ayrı bir taksi. O kadar çok yürümüşüz ki sabah 8'den akşam 12'ye kadar, ayağımda derman kalmamış, tırnaklarım en yakındaki etlere batmışlar. Taksim'den biniyorum, Cihangir diyorum. Gülüyor herif pis pis. Be adam sana ne??? Parasıyla değil mi anasını satıyım. Bir de açıklama yapmak zorunda kalıyorum elin adamına, ayağım burkuldu vs. diye. Adam taksimetreyi açmıyor. İnerken kuzenim 7 lira vermemi söylüyor, aslında 3,5muş da yakın olduğu için çift tarife alıyormuş bu abiler. Sonra nasıl geçiyor o para boğazlarından bilemiycem, düşünemiycem artık!!! Bir mağazaya giriyorum, soyunma kabinlerinin, kasanın önünde bizim mahalle kadar sıra var anasını satıyım, elime aldığım herşeyi bırakıp çıkıyorum en acilinden. Müzeye git kuyruk, taksi beklerken kuyruk, para öderken kuyruk!!! Ne bu ya NASA'ya astronot mu alıyor bu insanlar!!! Vallahi istisnalara, nezih yerlere, nezih insanlara rağmen sevmiyorum, sevmeyeceğim arkadaşım ben bu şehri. Hele ki Taksim'i! Eğlencesi de , yiyeceği, içeceği, giyeceği de orada yaşayanlara, alışık olanlara, sevenlere kalsın, ve başka şehirlerden her ipini koparan olur olmaz sebeplerle gidip yerleşmesin oraya! İş güç vs mecburiyetler ayrı tabii ki ama "ay negzel şehir, vur patlasın, çal oynasın, boğaz da süpermiş, rakı balık, turkish kebap"la olacak işler değil bunlar canlar. İstanbul'da olan ya da oralı olan okuyucular kızmasın bana. Ben bunları aslında sizin de iyiliğiniz için söyliyorum. Kötü niyetli, ipsiz sapsız insanlar gitsin ki siz de huzur içinde yaşayın cidden güzel olan şehrinizde. Ben Antalya'da yaşıyorum daha önceki yazılarımdan anlayabileceğiniz üzere. Haa burası süpersonik bir şehir mi? Değil tabii ki. Ama en azından 5000 lira maaş almadan, günde bilmem kaç saat yol tepmeden, istediğin yere gidebiliyorsun. Deniz ayağının altında, bir balkon mesafesi, tarihse tarih, tatil yeriyse hepsi burnumuzun dibinde, ulaşım derdi yok, bizim "var" dediğimiz trafik, kırmızı ışıkta 90 saniye fazla beklemekten ibaret. İş yerim ve evimin arası arabayla 7 dakika. Karnım da tok, sırtım da pek çok şükür. Burada da tehlikeli yerler, zamanlar var elbet ama en azından bildiğim yerdeyim, doğduğum, büyüdüğüm yerdeyim. Memleketimin de gözünü seveyim. Bundan sonra İstanbul'a sevgilimle ve bol vakitte ve sadece tatil için gitmek istiyorum mümkünse. Ve biraz kendi haline, kendi güzelliğine, kendi doğasına bırakılabilse keşke o güzelim şehir, İstanbul. Nitekim, çok yorgun gördüm kendisini, yazık ediliyor...
Velhasıl, doldum doldum taştım canlar. Sevdiceği orada bırakmak, sanki onu orada kaderine terketmek gibi:( Canım yanıyor, öyle böyle değil, elinden oyuncağı değil annesi alınmış çocuk gibiyim. Onun olmadığı her saniyeye tahammülüm biraz daha azalıyor. Hele ki etrafımdaki insanlara karşı dayanma gücüm yok denecek kadar az. Allahın bize sağlık ve sabır vermesinden başka bir dileğim yok. Çok mutsuzum, sabahtan beri sürekli ağlıyorum, sinirlerim çok bozuk ama umutluyum da. Sevdicek gelecek ve biz yine çok mutlu olucaz, bir arada olduğumuz her zaman diliminde olduğu gibi. Ona özgürlüğü geri verildiğinde, bana da hayatım geri verilmiş olacak. O güne kadar direnç, sadece direnç, gerisi hikaye...
Çok yorgunum. 2 gündür hayal edemeyeciğim kadar güzel manzaralı bir yatakta uyudum kuzenimin evinde. Güneş doğarken martı sesleriyle uyandım. Terasın camlarını sonuna kadar açıp o sakin sessiz çilesiz uyanmamış İstanbul'un güzel havasını ciğerlerime doldurdum. Ama gel gör ki evin bulunduğu o yokuştan yukarı çıktığım anda apayrı bir dünya sanki. Trafik, kalabalık, sürekli yüksek sesli müzik, vs. vs. Nitekim anladım ki, yer fark etmez de, yanımda sevgilim olsun, beni dünyanın tüm pisliklerinden ve tehlikelerinden korusun, içimde huzur ve güven olsun, işte o zaman benden mutlusu yok şu dünyada...
Kalın sağlıcakla...
Ve son olarak, kulağımdan gün boyunca gitmeyen şu şarkı da hayatımın anlamı sevdiceğe gelsin...
İstanbul'da tek güzel olan şey sevdiceğin varlığı ve onunla orada geçirdiğim mutlu, huzurlu saatlerdi. Ve ben bir kere daha anladım ki BEN İSTANBUL'U SEV-Mİ-YO-RUM nokta. Neden sevmiyorum:
İstanbul muazzam bir yer, evet, biliyorum, kör değilim, farkındayım. Tarih inanılmaz, bazı semtlerdeki binalar büyüleyici, mağazalar, alışveriş merkezleri süper, eyvallah... Ama bence orada bir insanın gerçekten istediği gibi yaşayabilmesi için yanında öncelikle elini tutabileceği, hem de sımsıkı tutabileceği bir insanın olması gerekiyor. Nitekim, İstanbul, bana hiçbir anlamda güven telkin etmiyor. 1 milyon çeşit insan, hırlı mı hırsız mı belli değil, herkes her yerde, caddeler, sokaklar, tüm kapalı mekanlar tıklım tıklım, tinercisi, alkoliği, silahlısı, sapığı...hepsiyle aynı caddede yürüyorsun, kıç kıça yürüyorsun hatta! Hayatımızdaki en önemli kavram, daha anne karnında öğrendiğimiz yegane şey "güven" duygusu değil mi? Yemişim ben güvenli olmayan güzelliği o zaman! Anadolu da Avrupa da aynı. Birşey yiyeceksin sıra bekle, bir bara oturacaksın masa yok. Ayrıca attığın her adım para. Ha tamam, yanında süper bir sevgilin, kocan vs. ve cebinde aylık en az 4000-5000 lira paran varsa süper, kendine ait güzel de bir evde oturuyor ve çalışmaya da mecbur kalmıyorsan, harika, buna diyeceğim yok. Zaten o zaman her yer cennet. Bir de moda mıymış canlar şu mini etek giyme olayı!!! Ulen bizim götümüz donmuş, ayaklarımızı hissetmiyoruz kat kat giyinmeye rağmen, eldiven, atkı, ne bulduysak sarınmışız, akşam Nevizade'de 10 hatunun 8'i mini etek giymiş, altına da file çorap!!!Teallahım! Cidden hayretle, gözlerimi açmış onlara bakarken buldum kendimi oturduğumuz süre boyunca. Yan masaya sarhoş bir adam oturdu. Öyle dandik bir yerde de değiliz ha bu arada. Garsonu çağırdı sipariş vermek için. Artık öncesinde ne yaşandıysa, garson "burada size servis yapmıyoruz" dedi, döndü poposunu gitti. Hadi adamın silahı olsa, çekse sıksa 2 tane. Nolucak? Bok yoluna gitti olucak işte!!! Taksiye biniyoruz Ortaköy'e doğru, adam oralı olmadığımızı anlıyor. Burada çakal olucaksın diyor, aynı benim gibi diyor. Aferin, bravo çakal kardeş dememizi mi bekliyor anlamadım. Yine ayrı bir taksi. O kadar çok yürümüşüz ki sabah 8'den akşam 12'ye kadar, ayağımda derman kalmamış, tırnaklarım en yakındaki etlere batmışlar. Taksim'den biniyorum, Cihangir diyorum. Gülüyor herif pis pis. Be adam sana ne??? Parasıyla değil mi anasını satıyım. Bir de açıklama yapmak zorunda kalıyorum elin adamına, ayağım burkuldu vs. diye. Adam taksimetreyi açmıyor. İnerken kuzenim 7 lira vermemi söylüyor, aslında 3,5muş da yakın olduğu için çift tarife alıyormuş bu abiler. Sonra nasıl geçiyor o para boğazlarından bilemiycem, düşünemiycem artık!!! Bir mağazaya giriyorum, soyunma kabinlerinin, kasanın önünde bizim mahalle kadar sıra var anasını satıyım, elime aldığım herşeyi bırakıp çıkıyorum en acilinden. Müzeye git kuyruk, taksi beklerken kuyruk, para öderken kuyruk!!! Ne bu ya NASA'ya astronot mu alıyor bu insanlar!!! Vallahi istisnalara, nezih yerlere, nezih insanlara rağmen sevmiyorum, sevmeyeceğim arkadaşım ben bu şehri. Hele ki Taksim'i! Eğlencesi de , yiyeceği, içeceği, giyeceği de orada yaşayanlara, alışık olanlara, sevenlere kalsın, ve başka şehirlerden her ipini koparan olur olmaz sebeplerle gidip yerleşmesin oraya! İş güç vs mecburiyetler ayrı tabii ki ama "ay negzel şehir, vur patlasın, çal oynasın, boğaz da süpermiş, rakı balık, turkish kebap"la olacak işler değil bunlar canlar. İstanbul'da olan ya da oralı olan okuyucular kızmasın bana. Ben bunları aslında sizin de iyiliğiniz için söyliyorum. Kötü niyetli, ipsiz sapsız insanlar gitsin ki siz de huzur içinde yaşayın cidden güzel olan şehrinizde. Ben Antalya'da yaşıyorum daha önceki yazılarımdan anlayabileceğiniz üzere. Haa burası süpersonik bir şehir mi? Değil tabii ki. Ama en azından 5000 lira maaş almadan, günde bilmem kaç saat yol tepmeden, istediğin yere gidebiliyorsun. Deniz ayağının altında, bir balkon mesafesi, tarihse tarih, tatil yeriyse hepsi burnumuzun dibinde, ulaşım derdi yok, bizim "var" dediğimiz trafik, kırmızı ışıkta 90 saniye fazla beklemekten ibaret. İş yerim ve evimin arası arabayla 7 dakika. Karnım da tok, sırtım da pek çok şükür. Burada da tehlikeli yerler, zamanlar var elbet ama en azından bildiğim yerdeyim, doğduğum, büyüdüğüm yerdeyim. Memleketimin de gözünü seveyim. Bundan sonra İstanbul'a sevgilimle ve bol vakitte ve sadece tatil için gitmek istiyorum mümkünse. Ve biraz kendi haline, kendi güzelliğine, kendi doğasına bırakılabilse keşke o güzelim şehir, İstanbul. Nitekim, çok yorgun gördüm kendisini, yazık ediliyor...
Velhasıl, doldum doldum taştım canlar. Sevdiceği orada bırakmak, sanki onu orada kaderine terketmek gibi:( Canım yanıyor, öyle böyle değil, elinden oyuncağı değil annesi alınmış çocuk gibiyim. Onun olmadığı her saniyeye tahammülüm biraz daha azalıyor. Hele ki etrafımdaki insanlara karşı dayanma gücüm yok denecek kadar az. Allahın bize sağlık ve sabır vermesinden başka bir dileğim yok. Çok mutsuzum, sabahtan beri sürekli ağlıyorum, sinirlerim çok bozuk ama umutluyum da. Sevdicek gelecek ve biz yine çok mutlu olucaz, bir arada olduğumuz her zaman diliminde olduğu gibi. Ona özgürlüğü geri verildiğinde, bana da hayatım geri verilmiş olacak. O güne kadar direnç, sadece direnç, gerisi hikaye...
Çok yorgunum. 2 gündür hayal edemeyeciğim kadar güzel manzaralı bir yatakta uyudum kuzenimin evinde. Güneş doğarken martı sesleriyle uyandım. Terasın camlarını sonuna kadar açıp o sakin sessiz çilesiz uyanmamış İstanbul'un güzel havasını ciğerlerime doldurdum. Ama gel gör ki evin bulunduğu o yokuştan yukarı çıktığım anda apayrı bir dünya sanki. Trafik, kalabalık, sürekli yüksek sesli müzik, vs. vs. Nitekim anladım ki, yer fark etmez de, yanımda sevgilim olsun, beni dünyanın tüm pisliklerinden ve tehlikelerinden korusun, içimde huzur ve güven olsun, işte o zaman benden mutlusu yok şu dünyada...
Kalın sağlıcakla...
Ve son olarak, kulağımdan gün boyunca gitmeyen şu şarkı da hayatımın anlamı sevdiceğe gelsin...
4 Mart 2011 Cuma
DİP
Günler sonra gelen gözyaşları...sevgilimi çok özledim...kanadı kırık kuşum hasta oldu orada...elim kolum bağlı, hiç birşey yapamıyorum...çaresiz olmaktan, beklemekten nefret ediyorum...o da birşey yapamıyor...gidecek yeri yok, kaçacak delik yok...morali bozuk, canı sıkkın, keyfi yok, tadı yok...eksik, yarım ve de en kötüsü mecbur...Biz sabırsızlandıkça, acele ettikçe, zaman inadımıza yavaşlıyor sanki...kalıbıma sığamıyorum, o iman tahtası denen yer vardır ya, orada bir acı hissediyorum, yutkunamıyorum, daralıyorum...sevgilimi istiyorum, onda bıraktığım kendimi istiyorum...başka da birşey geçmiyor, gelmiyor içimden...şu şarkıda dediği gibi herkes bazen öğrenmek zorunda evet ben de öğreneceğimi öğrendim...artık kavuşmak istiyorum...dipteyim, elimi uzattım kurtarılmayı bekliyorum. nokta.
25 Şubat 2011 Cuma
bitmeyen kış...
Hava kapalı, yağmurlu. Ayağımdaki 5 aydır beni terk etmeyen nasır gece uyutmadı beni, acıdan kıvranıyorum. Bugün dersim yok, evdeyim. Yağmurlu havada araba kullanmayı hiç haz etmediğim için canım dışarı çıkmak da istemiyor. Sevgilimi özledim. Günler geçmiyor. Hala 80den fazla gün var. Mutsuz değilim ama bugün böyle birgün işte. Sıkılıyorum. Sığamıyorum. Sürekli söyleniyorum içimden birşeylere; sevgilimin yanımda olmasını engelleyen düzene, ayağımdaki tırnak kadar nasırı kriyoterapi, lazer, bok püsür ne varsa yapıp hiçbirşeyle düzeltemeyen doktoruma, pazar günü günün ortasına koyulan toplantıya, o kadar ilaca rağmen annemi uyutmayan her ne ise ona, sıkıntıdan beni yoklamak üzere olan ama aklıma getirmemeye çalıştığım panik atağa, akşamdan beri durmadan yağıp altyapısı süpersonik olan şehrimin tüm yollarını göle çeviren yağmura, ama en çok da şu kışı onca güzel sevdicekli yaz günlerinin ardından bu şekilde sevdicekten ve ona yüklediğim tüm güzel şeylerden uzak geçiriyor olmama sövüyorum...Sevgilim gelsin artık nolur! O zaman ne yağmur, ne çamur, ne panik, ne atak, ne toplantı umrumda olurdu....bininci kere söylüyorum ama bahar gelsin, yaz gelsin, sevdicek gelsin, ve bu kış bu modda geçirdiğim son kış olsun...
http://www.youtube.com/watch?v=BhXcjbwpB68
28 Aralık 2010 Salı
2010 biterken...
2010 kaosla başlamıştı benim için. Güruh halinde eğlenme ve yılbaşını kutlama amaçlı toplandığımız arkadaşlarımın evinde gecenin büyük bir çoğunluğunu (eski) kocama sinir olarak geçirmiş hatta boşanacağımızı da ilk o gece hissetmiştim, anlamıştım...O zamanlar benim sevdiceğimle daha yeni yeni arkadaş olmaya başlıyorduk ki şu anda 2010un yılbaşı diyince onun ve benim bir başka arkadaşımın arasında olan ve o gece başlayan yakınlaşmayı kıskanıyor olacağımı tahmin bile edemezdim...Hayat bir tuhaf gerçekten, sürekli test ediyor şu aciz bünyelerimizi...kiminle, nerede, ne zaman, ne şekilde yakınlaşacağımızı ya da kimden nasıl, ne şekilde uzaklaşabileceğimizi tahmin edemiyoruz önceden...tahmin edebiliyor olsaydık zaten insanlara yaklaşımımız çok daha farklı olurdu diye düşünüyorum...neyse...2010un bana verdiği en iyi şey sevdicek oldu...mayıs ayına kadar geçirdiğim buhranlı dönemi onun sayesinde atlattım, eski neşeli hallerime onun sayesinde döndüm diyebilirim...günlerim onunla beraberken hep dolu dolu geçti...ona aşık olmaya başladığım zamanları hatırlıyorum.. kesin bir tarih yok elbette ama haziran ayında efes sokağına takıldığımız, uzun yürüyüşlere çıktığımız, bol sohbetli gecelerden birine tekabül ediyor olsa gerek midemde kelebeklerin uçuşmaya başladığı, "acaba ne zaman elimi tutacak" diye heyecan yaptığım zamanlar...güzel zamanlardı, güzel gecelerdi, onunla olduğum her an olduğu gibi...2010un yaz ayında çook ama çok çalıştım, yine aralarda gidip serumlar yedim...arkadaşlarla bol bol vakit geçirmenin yanısıra aile saadetinden de geri kalmadım, annemle, ablamlarla çokça vakit geçirdim...boşanmam bu yılın aile içindeki en büyük krizi oldu..önce karar vermek, sonra açıklama yapmak, fikre alışmak, mahkemeyi beklemek, ve sonunda 5 saniyede bekarlığa geri dönmek benden daha çok annem için sorun oldu...sonuç olarak onu da atlattık...arkadaşlarımdan E. evlendi. ve F. ise hamile, umduklarını buldular yani bu yıldan, ne mutlu onlara...düşünüyorum...çok büyük bir acı yaşamamışım Allaha çok şükür, sağlık problemlerimiz olmamış...genel itibarı ile yılın büyük kısmını mutlu mesut geçirmişim hatta, negzel:) 2010 kendisinden dilediğim sağlık ve huzuru vermiş yani bana, sağolsun...
Yılın son haftasına girmişken içimde nedenini sürekli sorguladığım bir huzursuzluk var. Cumartesi günü musallat olan baş dönmesi, mide bulantısı, bayılma hissi, kaçma duygusu, yerimde duramama, olduğum yere sığamama, daralma hisleri nedense peşimi bırakmadı hala...ve bu 1 değil 2 değil, yıllardır ara ara yaşadığım bir durum...doktorun da dediği gibi panik atak geçiriyorum farkında olmadan, adını koymadan ve daha önce kullandığım sakinleştirici bitkisel haplara, çaylara yeniden başlamam gerekiyor, ya da psikoloğumun kollarına atıcam kendimi tekrardan...psikiyatra gitmek ve anti-depresan kullanmak oldum olası korkutmuştur beni, bu yüzden psikolog ve sarıkantaron ikilisini tercih ediyorum...böyle hissetmemin sebeplerini de biliyorum aslında; sevdiceğin yanımda olmaması, hergün dışarıda aktivite halinde bulunulan 6 aydan sonra dışarı çıkmadan evde oturmak (ki çıkmak içimden hiç gelmiyor), 3 gün sonra sevdiceği görecek olmanın heyecanı, bilmemkaçıncı kere olsa da uçağa binecek olmanın heyecanı, 2 haftadır aralıksız olarak ders yapıyor olmam, anneme sevdiceğimin sevdiceğim olduğunu söylemek istemek ama bir türlü söyleyememek, vs vs...biliyorum, bir gitsem yanına, bir görsem onu, bir sarılsam boynuna bütün acılarım dinecek ama çok sabırsızım sanırım, gün yaklaştıkça elim ayağım kesiliyor, vücudumun envai çeşit yerinde daha önce hiç hissetmediğim ağrılar beliriyor...sevdiceğim burada olsa ilacım olurdu biliyorum, bu ruh hallerine hiç girmez, kendim için endişeleniyor olmazdım da...bi sarıldım mı ona tüm derdimi tasamı da unuturdum giderdi...ama maalesef kollarında şifa bulmam için sadece 2 günümüz var, sonrası yine yolculuk, yine bekleyiş ve yine kavuşmak için kurulan hayaller...o hayatımda olsun da ben bunların hepsine de razıyım...
Bu yılın en kaydadeğer şeyi sevdicek olduğu için, neyden bahsetsem sonu hep ona dokunuyor...yeni yılla ilgili beklentilerimin, hayallerimin tam ortasında da o var zaten...onlar da belki yarın belki yarından da yakın bloğumda yerlerini alacaklar zaten...
Sağlık ve huzur için dua edip yatıcam yine bu gece...çünkü bu ikisi bende ve etrafımda olunca panik ataksız, endişesiz, mutlu bir insan olabiliyorum...
Sevdiceğe kavuşmaya kalan gün sayısı:3, Bünyedeki heyecan durumu: 1.0000000000000000000000000000
İyi geceler...
Yılın son haftasına girmişken içimde nedenini sürekli sorguladığım bir huzursuzluk var. Cumartesi günü musallat olan baş dönmesi, mide bulantısı, bayılma hissi, kaçma duygusu, yerimde duramama, olduğum yere sığamama, daralma hisleri nedense peşimi bırakmadı hala...ve bu 1 değil 2 değil, yıllardır ara ara yaşadığım bir durum...doktorun da dediği gibi panik atak geçiriyorum farkında olmadan, adını koymadan ve daha önce kullandığım sakinleştirici bitkisel haplara, çaylara yeniden başlamam gerekiyor, ya da psikoloğumun kollarına atıcam kendimi tekrardan...psikiyatra gitmek ve anti-depresan kullanmak oldum olası korkutmuştur beni, bu yüzden psikolog ve sarıkantaron ikilisini tercih ediyorum...böyle hissetmemin sebeplerini de biliyorum aslında; sevdiceğin yanımda olmaması, hergün dışarıda aktivite halinde bulunulan 6 aydan sonra dışarı çıkmadan evde oturmak (ki çıkmak içimden hiç gelmiyor), 3 gün sonra sevdiceği görecek olmanın heyecanı, bilmemkaçıncı kere olsa da uçağa binecek olmanın heyecanı, 2 haftadır aralıksız olarak ders yapıyor olmam, anneme sevdiceğimin sevdiceğim olduğunu söylemek istemek ama bir türlü söyleyememek, vs vs...biliyorum, bir gitsem yanına, bir görsem onu, bir sarılsam boynuna bütün acılarım dinecek ama çok sabırsızım sanırım, gün yaklaştıkça elim ayağım kesiliyor, vücudumun envai çeşit yerinde daha önce hiç hissetmediğim ağrılar beliriyor...sevdiceğim burada olsa ilacım olurdu biliyorum, bu ruh hallerine hiç girmez, kendim için endişeleniyor olmazdım da...bi sarıldım mı ona tüm derdimi tasamı da unuturdum giderdi...ama maalesef kollarında şifa bulmam için sadece 2 günümüz var, sonrası yine yolculuk, yine bekleyiş ve yine kavuşmak için kurulan hayaller...o hayatımda olsun da ben bunların hepsine de razıyım...
Bu yılın en kaydadeğer şeyi sevdicek olduğu için, neyden bahsetsem sonu hep ona dokunuyor...yeni yılla ilgili beklentilerimin, hayallerimin tam ortasında da o var zaten...onlar da belki yarın belki yarından da yakın bloğumda yerlerini alacaklar zaten...
Sağlık ve huzur için dua edip yatıcam yine bu gece...çünkü bu ikisi bende ve etrafımda olunca panik ataksız, endişesiz, mutlu bir insan olabiliyorum...
Sevdiceğe kavuşmaya kalan gün sayısı:3, Bünyedeki heyecan durumu: 1.0000000000000000000000000000
İyi geceler...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





