23 Ekim 2011 Pazar

neler oluyor?

Yine çoooook uzun zaman olmuş yazmayalı. son yazımı okumuyorum bile ne yazdığımı hatırlamak için, zira başlığından belli ki kötü bir şeylermiş...

neyse...çok da farklı şeyler yazmayacağım aslında. hayatımda düzenin dinginliğini yaşıyorum. rutini seviyorum. haftada 7 gün dersim var ama şikayetçi değilim. daha çok olsun, daha çok gireyim modundayım şu sıralar. işten sıkılmıyorum, yorulmuyorum. cuma ve cumartesi günleri sevdiceğin evinde kalıyorum, yani ikinci evimde. elimde çanta, oradan oraya gidip geliyorum. annem de kabullenmiş durumda, bulaşmıyor bana. bulaşmıyor bana derken, aramız kötü değil yani, gayet iyi geçinip gidiyoruz laf sokmadığı müddetçe...

benim hayatım dümdüz devam ediyor...ama ülke öyle mi? herkes herkese düşman olmuş. onlarca insan ölüyor her gün. yazık, günah. bugün de deprem, yine aynı acılar, aynı sahneler. insanın, insan olanın içi acıyor. insan biraz adalet istiyor, isyan ediyor. umarım önümüzde aydınlık günler vardır. kimsenin ağlamadığı, üzülmediği, ölmediği...

böyleyken böyle...dümdüz bir ruh hali içindeyim desem yalan olur. yeryüzünde bir tane akrep kadını var mıdır ki dümdüz ruh halleri içinde, sakin sessiz ve sabit yaşayabilsin? olamıyor. kendimi idare ediyorum. şikayetçi miyim kendimden? hayır, şu sıralar hiç değilim. bloğumu özledim. daha çok yazıcam artık. daha detaylı dökücem içimi...

hepimiz iyi olalım, içimiz rahat olsun...
iyi geceler...

30 Ağustos 2011 Salı

bayram gelmiş...

garip bir bayram sabahı...ağlayarak uyandım, saatler geçti hala ağlıyorum...burnumu siliyorum, aynaya bakıyorum yine ağlıyorum...sinirlerim mi bozuk, ben mi bozuldum bilemiyorum...bu bayram yalnız kalmayı ben tercih ettim....birinin yanındayken de yalnızken de mutlu olmadığımı anladım bir başıma kalınca...içim dopdolu, göz pınarlarım dolu, doluyum...çok yorgunum ve kimseyle uğraşacak takatim yokmuş gibi hissediyorum...başımı iki elimin arasına alıp sıkıştırıyorum...bir çıkış yolu arıyorum...beni yeniden güldürecek tutunacak bir dal belki de...bulamıyorum...geleceğimi göremiyorum...yapmak istediklerimi asla yapamamaktan korkuyorum...paranoyaklığımdan korkuyorum, kafamdaki senaryolardan...aklımı kaybetmekten korkuyorum...yine niye böyle oldu bilmiyorum...belki yeni başladığım doğum kontrol hapı yerinden oynatmıştır hormonlarımı ve beni bu hale getirmiştir...ya da biriktirdiklerim sığmamıştır içime...niye biriktiriyorsam, bana ne faydası varsa sanki??
bayram gelmiş neyime modumdayım...sabah uyandık, herkeste bir surat, ben söylemesem kimse kimsenin bayramını kutlamayacak evde...herkes birbirinden bıkmış sanki...ve yine babam yok, lanet olsun...annemle de tuhaf aramız 2 gün önce ettiğimiz kavgadan beri...ablamlar kendi havasında...sevdicek uzakta ailesinin yanında...zannımca bana katlanmanın son sınırına geldi...mutsuzlulğumdan, huzursuzluğumdan, kuruntularımdan  bıktı o da...zira ben de bıktım kendimden...bilerek isteyerek de bu hale gelmiyorum...hayat şartları, şartların farklılığı vs...
şimdi ben de istemez miydim normal bir ailem olsun mesela, benden sadece iyi olmamı bekleyen, benim psikolojimi yerlerde süründürmeyen...ben de isterdim etrafımdaki insanların bana huzur vermesini ve huzurlu olunca etrafıma huzur verebilmeyi...ama yok olmuyor işte...herşeye rağman herşeye şükür diyorum yine de ama olmuyor...şimdi şu an ihtiyacım olan tek şey şefkatlı bir omuzdu...yok, o da yok...kimsenin hayatı kimseye benzemiyor işte psikolojisinin de benzemediği gibi...yoruldum artık..içimde biriktirmekten yoruldum...bir gün çat diye düşüp ortadan ikiye yarılıcam sanırım...
birazdan geçer bu saatlerdir süren ağlama krizi sanırım, geriye de bana şişmiş gözler kalır...
bayram gelmiş, tatil başlamış, insanlar mutluymuş neyime....
herkese iyi bayramlar!
http://www.youtube.com/watch?v=EYY-gAIDSC4

25 Temmuz 2011 Pazartesi

yazma vakti...

Selamlar:)
Yazma vakti çoktan gelmiş geçiyormuş bile...yazacaklarım karışmış, çok ara vermişim...aslında hiçbir şey yok kaydadeğer ya da buraya yazmaya değer...her şey aynı...deli gibi çalışmaktayım mutlulukla, işleyen demir ışıldar misali...geçen yazlara oranla çok daha enerjik hissetsem de yine de vücut yorgunluk belirtileri gösteriyor arada...ama en azından anladım ki aylardır gittiğim EMDR, hipnoz ve sevdicek terapileri işe yaramış olacak ki haftada bir hastaneye gidip serum yemiyorum, çok şükür ki...
Her şey yolunda gibi, ya da sıradan gibi, ya da değil gibi, bilemiyorum, anlayamıyorum...ben her şey yolunda zannederken etrafımdakilere öyle değilmiş gibi geliyorken ben de şüphelere düşüyorum...bir baskı var üzerimde ailevi sebeplerden, ben olmamı engelliyor ve bununla savaşıyorum bir süredir...bir de pms var üstüne, ama sessizim, tepkisizim, güçlü ama dirençsizim ya da tam tersi...kafam net ama karışık...belki de yine yeni bir tatil lazım bana...ya da bir zaman tüneli...
Diyorum ya işte değişen bir şey yok...sevdiceğimi seviyorum...o hep olsun istiyorum...hayat aynı, ben aynı...ve bir tek ben aynı...daha uzun yazmak niyetindeyim bir ara...
iyi akşamlar canlar:)

14 Haziran 2011 Salı

hayır, isyan etmiyorum...

Uzun bir aradan sonra tekrar merhaba, kendime de merhaba ayrıca. Ben bir düşün içindeydim sanki 1 aydır ama bugün uyandım ve uyanınca gördüğüm şeyleri şimdi burada anlatınca eminim çok da iç açıcı bir post olmayacak en baştan söyleyeyim.

1 aydır gece gündüz sevdicekle beraberdim. Beraber uyuduk, beraber uyandık, beraber güldük, gezdik, tozduk, izin bitti çalışmaya başladık, ben ağladım, o kızdı, ben ağladım, o avuttu, o sinirlendi ben sustum, ama en güzeli sonuç olarak hep yanımda olmasıydı, hep elimi tutmasıydı. Tabii ki biz sürekli bir onda, bir bende kalıp evcilik oynarken annem burada değildi. Ablamın yanına gitmişti. Bu arada benim yine panik ataklar depreşti, bazı sağlık sorunları yaşadım. Yaşadım çünkü hayata, daha doğrusu kendi hayatıma tamamen konsantre olamıyorum ve olamadıkça herşeye bir kılıf çıkıyor maalesef hastalık olarak. Ama bu arada yakında gerçekten popomdon uydurmadığım bir rahatsızlık sebebiyle küçük bir operasyon geçiricem. Bu da canımı çok sıkıyor ama onu sonra anlatırım.

Ve ben rüyadan neden uyandım? Bugün annem yuvaya dönüş yaptı canlar. Gittim aldım ablamın yanından. Ama ben oraya en son ruhu azıcık da olsa genç olan bir yaşlı kadın bırakmışken, ruhu da kendi de çökmüş bir ihtiyar buldum. Daha eve gelmeden acile gittik. Tetkikler, testler, yine hastane, yine doktor. Dermanım kalmadı. Bu arada ben de şu sıra pek enerjik de sayılmam:S Annem hayata olan tüm bağlılığını kaybetmiş 1 ay içinde, içindeki tüm insan sevgisi gitmiş. Kendisi söyledi: "Seni de sevmiyorum, ablalarını da sevmiyorum, hiçbir şeyi sevmiyorum." diye. Onun için kendimi bu kadar çabalamamın ödülü olarak bir dayak yemediğim kaldı. Demek ki insan bazen annesinin ona olan sevgisini de kaybedebiliyormuş. Hayat tuhaf!

Bir tarafım "Heyyy, kendine gel, silkelen, ömrün geçiyor" diyor, bir yanım da "Ya sen silkelenirken evdeki yaşlı annene birşey olursa geri kalan ömrün boyunca vicdan azabı çekmez misin?" diye sorguluyor beni. İki ucu boklu değnek anlayacağınız. Biliyorum herkesin hayatı kendine kolay, kendine zor. Ama insan yine de bir yandaş istiyor yanına. Annesi bile "Seni sevmiyorum" diyebiliyorken sevdiceğinden "Seni seviyorum"u binlerce kez duymak istiyor. Evde yapamadığı nazı, etrafındakilere yapmaya çalışıyor çocukça. Ailesindekiler onu avutmayınca, biri elini tutsun, saçını okşasın avutsun istiyor. Yalnız olmak bazen güzel birşey ama en çok da bünye zayıfken çekilmiyor. .

Ben bugün böyle hallerdeyim işte. Allah daha büyük dert vermesin ve herşey olacağına varır diyerek avutmaya çalışıyorum kendimi. Ama insan yine de yıllardır kuramadağı hayalleri ya hiç kuramazsam diye korkuya kapılabiliyor...

Neyse, uzatmaya gerek yok...bu da şarkısı olan postun: http://www.youtube.com/watch?v=ppMkR0VCsuo

İyi geceler:)

30 Mayıs 2011 Pazartesi

korku!

Gerçekten kimse kimsenin herşeyi olamaz mıymış? Yoksa sadece akılda kalan bir şarkı sözünden mi ibaretmiş bu cümle? Bir gün herkes gidecek hayatımdan biliyorum. Koynunda ağladığım sevdicek olmayacak yanımda. Benim için endişelenen, canını bile verebilecek olan annem olamayacak. Başım sıkışınca konuşmak istediğim arkadaşlarım belki çok meşgul olacak. Ve aslında ne kadar yalnızız hepimiz işin özüne bakınca. Ne kadar da acı, ne kadar da buruk. Ağlasam ne fayda. O hep aradığım huzur saatlerden, günlerden, aylardan ibaret olmasa keşke varken, bulunca. Ve kaybetmek aklımın köşesinden bile geçmese ve kendimi bile kaybettirmese bana. Düşünmeden olmuyor. Hesap değil, kitap değil. İnsan kaybetmeyince, insan kaybetmekten de korkmaz tabii. Ama bir kere kaybedince, istediğin kadar unuttum de sildim de umrumda değil de yine de oradadır o acı. Kimsenin görmediği bir yerde. Saçım okşanınca unuturum belki, elim tutulunca daha az hatırlarım belki. Ama silinmez. Keşke geçmiş olmasa. Keşke korkularım olmasa. Ya bir gün...? diye başlayan endişelerim, sorularım olmasa. Keşke o hep burada olsa, hayatımda, yanımda. Olamaz mı? Bu kadar imkansız mı? Bu kadar kötü birşey mi umut etmek? Ve keşke korkmasam bu kadar düşünmekten. Keşke yormasam, yorulmasam. İçimde kocaman bir bulut...Bir dağılsa, nefes alabilir hale gelicem biliyorum. Sevdicek elimden tutup ben hep yanında olucam dese belki güneş parlayacak aradan. Ama bütün mesele hiç birşeyin garantisinin olmaması değil mi? Ne yazık! Hayal bile kurdurmuyor bu hayat bazen. Adamın içini kurutuyor!
Yine de bir umut var değil mi aklımız başımızda olduğu sürece. Peki ya o da giderse?
Şu da şarkısı olsun bu postun...
Hayır mutsuz değilim, sadece korkuyorum...

küçücükken...

Sevgili Mia Wallace ve Deep mimlemişler beni. Birazcık geç kaldım ama olsun şimdi cevaplıyorum:) Mim konusu Ben küçükken .......... sanıyordum.
Öncelikle şunu söylemeden geçemeyeceğim, ben çocukken çok salaktım ve bence bütün çocuklar salaktır. Sevimli ya da sinir bozucu bir salaklık olabilir bu orasına siz karar verin ama ben süzme salaktım. Mesela ben küçükken büyüklerin çok güçlü insanlar olduğunu sanıyordum. Onlara hiç zarar gelmez, hiç üzülmezler, hiç ağlamazlar sanıyordum ve hep bir an önce büyümek istiyordum. Ben küçükken iyi saat tosunları diye birşey var sanıyordum ve beni şu an hala güldürebilen birşeydir bu. Meğer öğrendim ki büyüyünce onlar tosun değil iyi saatte olsunlar imiş:)) Ben küçükken aya bakınca kaşı, gözü, ağzı, burnu var sanıyordum. Ben küçükken Allah'ın denizleri, okyanusları  kocaman sulara tuz karıştırarak yarattığına inanıyordum. Ben küçükken 30 yaşındaki insanları çok yaşlı sanıyordum. 
Şimdi dönüp bakınca o salaklığın altındaki saflığın ne kadar da bulunmaz birşey olduğunu düşünüyorum. Keşke hala bazı şeyleri hala bilmiyor sadece "sanıyor" olsaydım...
Mia ve Deep'e çok teşekkür ediyorum. 
Bu mimi de çocukluğunu özleyen herkese paslıyorum...

27 Mayıs 2011 Cuma

ne maceralar ne maceralar:))

Nihayet oturdum yazmaya:) Şu anda izinde olmama rağmen popomu yere koymak pek kısmet olamıyor bu ara. Haa bu durumdan şikayetçimiyim, değilim:) Ne de olsa 5 ay yeterince kış uykusu uyudum. Ve sevdicek geldi, bahar geldi, tatil geldi, izin geldi...Şimdi nerden başlasam, nasıl anlatsam diyorum. Fazla baymadan özet geçmeye çalışacağım kısmetse:))

Öncelikle sevdicek geldikten birkaç gün sonra Kaş'a gittik. Daha önce de gitmiştim oraya. O zaman Küçükçakıl'da kalmıştım. Bu defa Çukurbağ Yarımadasında huzur dolu, süper manzaralı, bir butik otelde kaldık.


Kaş'a bir kez daha aşık oldum. İnsana cidden huzur veren bir havası var. Gecenin bir köründe yatıp sabah daha kargalar bokunu yemeden doğal yollarla uyanmamdan anlayabiliriz bunu:) Gün boyu deniz, havuz, güneş, bulut derken akşamları da meydana gidip kendimizi balığa, karidese, kalamara verdik orada. Ve hayret ki o kadar içmeme rağmen midem tık demedi, takdir ettim kendisini. Kaldığımız otel Club Çapa diye bir oteldi. Havuzuna ve plajına bayıldık. Odalar da güzeldi. Yemekler lezzetliydi ve çok da pahalı değildi. Bence oraya gidilince tekrar kalınabilecek bir otel. Tavsiye ediyorum. Yani nitekim, Kaş'ta huzur bulduk. Liseli aşıklar gibi elele, diz dize, göz göze, son derece aşk dolu, harika 3 gün geçirdik.

Kaş'tan geldikten sonraki gün, yani Perşembe günü, müthiş bir olay gerçekleşti. Can dostum, burada da sürekli bahsettiğim F. arkadaşım doğum yaptı. Tombalak, yakışıklı, sevimli ve de ciddi:), nur topu gibi bir bebişleri oldu. Nasıl mutlu oldum, nasıl heyecanlandım anlatamam, kelimeler yetmez. Allah şansını açık eder, analı babalı büyütür inşallah. Canım arkadaşımın da yüzü hiç asılmaz bundan sonra...

Doğumun ertesi sabahı da sevdicekle Kıbrıs'a gittik. Kıbrıs'a da daha önce gitmiştim ama çok da birşey hatırlamıyordum açıkçası. O yüzden bu seferkini ilk sayıyorum. Orada Jasmine Court'ta kaldık. Devasa, çok güzel bir oteldi. Odaya bir girdik, 50-60 metrekare vardı zannımca ve sevdicekle o odada yaşayabileceğimize kanaat  getirdik:) Tabii oraya gidilir de Casinoya gidilmez mi? Gittik anacım da ben böyle şey görmedim hayatımda. Yemin ederim yüzde 85 kadın ve kadını bırak, yaş ortalaması 70. Hatta bazıları ölmüş haberleri yok, ama bastonlarıyla, birinin koluna girerek gelip psikopat gibi jackpot oynuyorlar. Ne paralar dönüyor, ne paralar... Biz tabii kumarhanede öyle çok para harcayacak tipler olmadığımız için toplam 80 liralık falan jeton aldık ve 30 lira kaybettik. Tabii o da kaybetmekse:) Çünkü şöyle oluyor, kumarhane sabah 11'de açılıyor. Biz gidiyorduk, saat 3 gibi. 30 lira yüklettiysen karta, yiyecek, içecek, sigara, hepsi parasız. Şunu getir diyorsun, geliyor. Zaten bir makinaya oturuyorsun en az 2 ssat kalkamıyorsun. Yani biz 30 lira kaybettik güya ama 200 liralık yiyip içmişizdir:)) Enteresan birşeymiş ama bu casino olayı. Ne dedikodular duyduk ne dedikodular ünlülerin kumar borçlarıyla ve beleşe vermek zorunda oldukları konserlerle ilgili. İşte insan miktarını bilmediği paralara sahip olunca demek ki kumar onların oyuncağı oluyor. Biz de lunaparktan jeton alır gibi jeton alıp sadece kendimizi eğlendirip güzel vakit geçiriyoruz. Ama hastalık haline getirenleri de Allah kurtarsın anacım. Kumarhane dışında da çok eğlendik Kıbrıs'ta. Benim orada üniversiteden sınıf arkadaşım olan çok çok yakın bir arkadaşım var Kıbrıslı. Sağolsun bizi gezdirdi, ağırladı. Bir gece the Meyhane diye bir yere gittik. Yemin ederim 50 çeşit meze yedim orada ve 2 gün mide spazmı geçirdim. Ama güzeldi. Kaleye gittik, Şehitliğe gittik, İngiliz Köyüne gittik. Velhasıl çok eğlendik, fakat ayaklarımıza kara sular da indi. Bu arada herkes Kıbrıs'a çok pahalı falan der ya yalan o ben size diyim. Bir kere süper yerlerde manyak gibi yiyip içip komik bir para ödüyorsun. Market desen öyle, taksi desen öyle. Arkadaşıma sordum ne pahalı burada diye domates dedi, oje dedi:)) Teallaaam:)) Hayır bir insan yılda maksimum kaç oje alır ki? Ben abartı bir durum göremedim yani. Bir de içki almaya niyetliydik. Siz siz olun Kıbrıs'a giderken sakın free shoptan içki almayın. Sigara ve parfüm tamam da içki almayın. Şehir içinde off licence dükkanlar var ve oradaki içkilerin fiyatları free shoptan çok çok daha ucuz. Bir sürü içki alıp toplam 150 lira falan verdik ve öyle dandik içkiler değil, tekila, vodka falan aldık bir ton. Aynılarını buradan alsak kafadan 300 lira verirdik. Şimdi geldik yavaştan tüketmeye çalışıyoruz kendilerini:)

Ve tatil bitti. İznim devam ediyor ama gezme olayına bir süreliğine ara verdik diyelim. Şimdi bol bol çalışıp bol bol para kazanmamız lazım ki yeni yerlere gidebilelim. Tatil süper geçti cidden. Sevdicek geldiğinden beri kuş gibiyim. Kendimi kendime dert etmiyorum. Keyfim yerinde. Bazen yüzüm düşüyor, enerjim azalıyor ama genel olarak mutluyum. Bol bol konuşuyoruz, bol bol geziyoruz, bol bol dinleniyoruz. Onun evini yeniledik mesela bu arada, çok yorulduk ama değdi, sevdicek çok mutlu oldu, ben de öyle. Şu an evcilik modundayız, bir onda bir bende kalıyoruz. İnsan gelgitler yaşıyor tabii arada en çok da konuştukça, sorgulayınca. O yüzden kendine kulak tıkaması en isabetli şey oluyor bazen. Ben de öyle yapıyorum. Kendi kendime kafamı birşeye takıp kendi keyfimi kaçırmamak için azarlıyorum sessizce içimi:)

İznim Cuma günü bitiyor ama dersim ayın 6sında başlayacak. Bu arada 2 arkadaşımın düğünü var pek yakında ve negzelin çılgınlar gibi elbise ve ayakkabı almaya niyeti var:)) Buraya yaz da geldi nihayet ve deniz sezonunu Kaş'ta açmış olmama rağmen, gelecek hafta sabahları denize girmek için sabırsızlanıyorum. Şu sıra günlerim dolu dolu olduğu için sıkılacak vaktim olmuyor ama EMDR'nin son seansına gitmem lazım bir ara. Ayrıca gidip yeni doğan 2 bebişi bol bol sevmem lazım. Teomancııımın yeni albümünü baştan sona güzelce dinlemem lazım. Sevdiceği bol bol öpüp koklamam lazım. Şu anda ablamın evinde ikamet eden anneciğimi gidip görmem lazım...Dedim ya ne maceralar ne maceralar:)) Enerjim olduğu müddetçe bana iş mi yok:))

Bloğu özledim. En kısa zamanda mimleri de cevaplayacağım. Ve şimdi sevdiceğe yemek yapmak için mutfağa doğru yol alacağım...Haftasonunuz/muz süper olur inşallah:)))
Hoçççakalın:)

25 Mayıs 2011 Çarşamba

kuş yuvaya döndü:))

Melabaaa,
Sanki yıllardır post yazmıyormuşum gibi hissettim. Arada girip baktım yazılarınıza, yorumlarınıza falan tabii yazamasam da:) En nihayetinde buradayım işte. Uzun uzun yazacak, anlatacak çok şey var canlar. Sevdicek, Kaş, Kıbrıs, tatil ve tatil psikolojisi vs. Hepsini yavaş yavaş yazıcam artık. Özledim buraları, sizleri...Kısaca, uzun zamandır hissetmediğim kadar iyiyim, endişesizim. Aptal rüyalarım bilinç altımın derinliklerinden çıkıp arada yer kaplıyor olsa da günümün içinde, yine de iyiyim. Canımı sıkan da yok, kafamı taktığım birşey de...Kendi kendime diyorum ki şu sıra yine kendim için, kafamı taksam ekime takmasam *ikime kadar:))
Ve devamı coming soon beybiler...
Görüşmek üzere:)

15 Mayıs 2011 Pazar

empati...

Bol atraksiyonlu, gezmeli tozmalı günler içindeyim...yarın başlayacak yolculuk silsilesi Haziran'a kadar bir müddet devam edecek...kendimi düşünecek vaktim yok...sevdicekle hasret giderme aşamasındayız, negzel:) hiç bitmesin:) kocaman bir doluluk hissi var şimdi içimde, ama rahatsız eden cinsinden değil, o eski boşluk gitti...büyük sevinçler, küçük hüzünler, büyük mutluluklar, küçük sinir bozuklukları yaşıyorum gün içinde...anlatmakla bitmez...
Ben birşeyler anlatmak istiyorum ama anlatamıyorum aslında bu gece...belki ilerleyen saatlerde, belki başka bir zaman...
Blogspot'a bir haller oldu birkaç gün önce ve son yazımdaki yorumlar silindi, sinir oldum...sonra başka bloglara baktım ki aynı sorun sanırım herkeste olmuş... ne yani, bu da yeni bir sansür uygulaması mı, ucundan mı gösteriyorlar acaba diye düşünmeden edemiyor insan...bu da ayrı bir paranoya, ayrı bir sıkıcı iş...
Şimdi ben anlatıyım esasen asıl yazmak istediğim, içimden gelen konuyu...benim bir erkek arkadaşım vardı. üniversite hazırlıktayken...6-7 ay sürmüş birşeydi. ayrı şehirlerde yaşıyorduk ama bir şekilde gidiyordu işte...sonra ne oldu hatırlamıyorum, ayrıldık. sonra karşılaştığımızda selamlaştık, hal hatır sorduk ve yolumuza devam ettik. sonra ben bu çocuğu, (tabii artık adam olmuş), bugün gittiğimiz bir alışveriş merkezinde gördüm, zerre birşey hissettiysem, içim cız ettiyse yarın uyanamıyım, hatta ailemdeki herkes de ölebilir. gördüm öyle işte sadece, tanımadığım insanlar gibi, yüzüne bakmak, konuşmak gelmedi içimden...sevdiceğimin elini hiç bırakmadım, yoluma devam ettim...şimdi ben eski bir erkek arkadaşımı gördüğümde bunu yapıyorsam isterim ki benim de sevdiceğim eski kız arkadaşını görünce 30 dakika, dünyadan, etraftaki insanlardan kopup beni de unutup ona dalmasın...ister istemez aynı mekanda bulunduğunda gözü ona kaymasın...isteyen kıskançlık desin, isteyen kaç yaşına gelmişsin neler kuruyorsun kafanda desin, zerre umrumda değil...zira biliyorum ki sevgilisini seven hiç bir insan evladı sevgilisinin eski sevgilisiyle muhattap olmak, onları bir arada veya değil iletişim halindeyken görmek istemez...yani sadece empati...birazcık empati...başka bi bok değil...kapris değil, huzur kaçırmak değil...eğer hayatımda bir insan varsa, Allah belamı versin dünyanın en yakışıklı adamı gelse içimden art niyetli bir şey geçirirsen, yüzüne bakarsam benim de yüzüme tükürsünler...ben hayatıma girmiş birini gördüğümde yanımdaki sevgilimin elini bırakmıyorsam, isterim ki benim yanımdaki adam da aynı şeyi yapsın...ha zaten yapmıyorsa gitsin o zaman eski sevgilisiyle beraber olmaya devam etsin, kendi bileceği iş...velhasıl, bunlar sinir bozucu, keyif kaçırıcı şeyler canlar...şuraya yazmaya bile değmeyecek, ama bir şekilde kusmadıkça da içimde patlayacağını bildiğim şeyler...ve kimsenin de benim şu anda sevdiceğe kavuşmakla yaşadığım saadetin ağzına sıçmaya hakkı yok diye düşünüyorum şu saatte...diyorum ya çok mutluyum, Allah nazardan saklasın, ama eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmenin de manası yok...bugün bitti...huzurla başladı, huzurla bitti...başında da sonunda da sevdicek vardı...ortasındakilerin taaaaaa ... . yarın yeni bir gün ve bu hafta süper geçecek eminim:) fırsat bulunca Kaş ve Kıbrıs maceralarımızı yazıcam:) Bize şimdiden iyi yolculuklar...
İyi geceler:))

12 Mayıs 2011 Perşembe

romantik...

Yağmur yağıyor deli gibi...umrumda mı sanki? değil, hiç değil hem de...içimde aylardır beklediğim huzur, yanımda yamacımda sevgilimin varlığı, sabah yine güne onunla başlayacak olmanın mutluluğu ve herkes iyi, herkes güzel, ben de iyiyim...bu sefer aynı şeyler değil...öylesine, laf olsun diye söylenmiş bir "iyiyim" değil bu defa...gerçekten iyi hislerle doluyum...sabah gözlerimi araladım, yanımda beni uyandırmak için şarkımızı çalan sevgilim, güzel anılarla döndüğüm havaalanı, haftaya çıkmayı planladığımız bir kaç yolculuk ve kısalı uzunlu büyüklü küçüklü düşler...negzel bu gece negzel...hem emre aydın da çok güzel söylemiş dipteyim sondayım depresyondayım diye ama gayet yukarlarda bir modda dinliyorum o nağmeleri nakarattaki...evet hala yağmur yağıyor ama benim baharım, yazım geldi, yağmurda ıslansam kaç yazar, şeker değilim erimem ya! çabalamama gerek yok biliyorum, kendimden hüzünlüyüm ben, aklımın, kalbimin köşesi hep içten içe de ağlıyor ama şu sıra sevincim, hüznümden, kafamdaki cevapsız sorulardan, suratsız resimlerden, endişelerden, korkulardan ağır basıyor...içime gözlerimi yumdukça, kulaklarımı iç sesime tıkayınca, kendime soru sormayınca, sadece bugüne, yarına baktıkça mutluyum...iyi ki sevgilim var ve diğer iyi olan herkes, herşey...ve iyi ki sevgilim gelmiş, hoşgelmiş...

Hiç ummazdım oldu sonbaharda 
Hediye gibi geldin hoşgeldin 
Seyirlik değil ömürlük olsun 
Dilerim bu defa bu son olsun 
Seyirlik değil ömürlük olsun 
Bir yastıkta nasip olsun 
Gel koynuma gel boynuma gel 
Akşam gözlü esmer... 
Safa geldin son ihtimalim 
Bir sana kalmış halim 
Hoşgeldin.. 
...demiş Sezen Aksu şu şarkısında..ne de güzel demiş...
işte böyleyken böyle...evet romantik oldum ben:))
iyi geceler:)

9 Mayıs 2011 Pazartesi

kavuşma heyecanı...

Ve bu gece 5 aylık bekleyişin sonuna gelmiş bulunuyorum. Bu gece muhtemelen sevdicekle ilişkimiz devam ettiği müddetçe yaşayıp yaşayabileceğimiz en uzun ayrılığın son gecesi. Yarın bu saatlerde herşey çoktan bitmiş ve herşey yeni başlamış olacak. Heyecanlıyım, salak gibiyim ve sanırım ayların birikiminden dolayı çok yorgunum. Bir anda, ona sarıldığım anda geçip gider mi yorgunluğum bilemiyorum. Tek bildiğim şey benim aylardır yarını beklediğim. Onu bıraktığım o aptal havaalanında ona kavuşmaktı gözümde canlanan şey hep. Ve o gün geldi çattı. Şaka gibi. Düşününce herşey kabus gibi, hayal gibi ya da. Bir başkası yaşamışta bana anlatmış gibi. Yokluğunda döktüğüm gözyaşları, kurduğum hayaller, gittiğim doktorlar, EMDR seansları, panik ataklar, anlık mutluluklar, sıkıntı, kendimi avutmalar, hepsi başkasına olmuş gibi. Hatırlamak bile istediğimi sanmıyorum tekrar. Bundan sonrası için herşeyin hayırlısı olsun artık, başka da bir dileğim yok.

Bugün yine EMDR vardı. Sanırım bu sondan bir önceki seansımız oldu. Emdr kısa sürdü bu defa, çünkü ben yine en son kaldığımız konuyla ilgili iyi ya da kötü en ufak birşey bile hissetmedim. Ve ilk defa psikoloğumla uzun uzun ilişkimi konuştuk. Konuştuk çünkü ben hayal kırıklığına uğramak istemiyorum. Uğrayacağım varsa da yıkılmak istemiyorum. Herşey güzel giderken anlamsızca sevdiceksiz kalmak istemiyorum. Bazı sözler vardır hani ya da bazı anlar. Bilinç altınız ister istemez o anın fotoğrafını çeker ya da hafızanız o cümleyi beyninize kazır. Ne yaparsanız yapın söküp atamazsınız, yırtamazsınız, silemezsiniz. Ben bunu yaşıyorum bazen elimde olmadan ve hiçte istemeden ayrıca. Bana yol göstermeye çalıştı psikoloğum, ben de onu anlamaya çalıştım. İnsan kendi yaşadıklarını da, kendi başına gelenleri de, yediği boynuzları, kazıkları da unutamıyor işte. İçinde en ummadığı anlarda ortaya çıkan kırıntılar biriktiriyor. Ve o kırıntılar bir gün gelip boğazına yapışıveriyor insanın. Su içsen de gitmiyor, tükürsen de gitmiyor. Ben kendi geçmişimden kalan izleri tükürmeye çalışıyorum. Sevgilimin geçmişi sadece kendisini bağlıyor. Uzun zaman yaşamadığı şeyleri hissedince insan bir tuhaf oluyor, söylediği ve yaptığı birbirini tutmayabiliyor. Serde bir de bünyeye bok sürdürmemek varsa hele. Bende olduğu gibi tıpkı. Velhasıl büyük beklentilerim yok benim şimdi. Sevdicek onu yormayacağımı biliyor. Benim hayatımda kalmak istediği müddetçe kalabileceğini de biliyor. Birbirimizi şimdiki kadar sevdiğimiz ve istediğimiz müddetçe de mutlu mesut yaşarız diye düşünüyorum. Ve ben her ne olursa olsun kırılmak istemiyorum. Artık birleştirilecek parçam yok çünkü. Nitekim şu an en güzel olan şey yarını düşünmek, bu yazı düşünmek. Anılara anı eklemenin hayalini kurmak, planını yapmak. Bunlar beni çok mutlu ediyor, sevdicekle geçireceğim el ele olan her anı düşünmek bana huzur veriyor. Ve yarın da aylardır uyuduğum en güzel uykuyu uyuyacağım onun yanında. Ve yine uyurken aklımdan tek bir cümle geçecek "Hiç bitmesin..."

Mutluyum, huzurluyum ve yarını dört gözle bekliyor, iple çekiyorum. Uzun zamandır yazdığım çoğunlukla daral dolu yazılardan sonra sanırım bundan sonra negzelin sevdicekle gezme tozma maceralarını, mutluluk hikayelerini okuyacaksınız bir müddet, arada şikayet etmeye de gelebilirim kendimi ya da başka birini:))Şimdiye kadarki tüm iyi dilekleriniz için teşekkürler ve artık bana şans dileyin:)
İyi geceler:) 
ŞU  da şarkısı olsun yazının...


7 Mayıs 2011 Cumartesi

annecikler günü:)

Anneciğim, 
Seni ben çiçeklerden yemişten,
Sarı saçlı bebekten,
Canımdan çok severim.
Gitme, hep yanımda kal,
Beni kollarına al,
Pembe gülden daha al,
Yanağından öperim.
Bu şiiri çocukluğumda, yıllarca, her anneler gününde anneme okuduğumu hatırlıyorum. Sanırım ilk ezberlediğim şiir buydu:)
Bugün anneler günü... Aslında her gün anneler günü...Hangimiz herhangi bir gün annemizi aklımızdan çıkarabiliyoruz ki? Hayatta olmayanlar hep özleniyordur, hayatta olanlar ise hep hatırlanıyordur. Onlar her zaman içimizdedir, her gün hayatımızdadır bir şekilde. Hepsi her zaman sağlıklı ve mutlu olsun. Diledikleri gibi bir hayatları olsun, üzülmesinler hiç. Ben de bir gün anne olur muyum, olabilir miyim hiç bilmiyorum. Belki bir gün benim de bir kutlayanım olur:) 
Anneciğimin, tüm annelerin, yakında anne olacakların, olmak isteyenlerin anneler günü kutlu olsun...Ve sadece bugün değil, her gün hatırlansınlar. Gözlerinde hüzün olmasın. BU da onların şarkısı olsun:)

6 Mayıs 2011 Cuma

Sevgili Hıdırellez,

Sevgili Bahar Bayramı,
Bana bundan 5-6 sene önce attığın kazığı hala unutmadım! Bir arkadaşıma uyup hayatımda ilk defa dileklerimin yazmış, resmini çizmiş, hatta mini minnacık bir bohça dikerek 1 adet demir parayla birlikte kağıtlarımı da içine koymuş ve apartmanın bahçesindeki gül ağacının dibine gömmüştüm geceden. Sabahın köründe, kargalar bokunu yemeden uyanmış, dileğimi almış plaja gitmiştim. Plaj dediğim de hatırlarsan yazın platformlu plaj olarak kullanılan, ama güzel memleketimin kış fırtınalarının ardından o platformun sadece iskele demirlerini barından falez üstü demirlerden ibaretti. Mahallenin bütün teyzeleri oradaydı senin yüzünden. Herkes yerlere oturmuş dualar okuyordu. Biz de arkadaşımla okuduk dualarımızı ve bohçalarımızı denizle kavuşturmak için iyice yaklaştık denize ve hemen kayaların üstünde biten demirlerin kenarında durduk. Herkes paldır paldır atıyordu bohçalarını ve ben de attım. Herkesin bohçası denize düştüğü için "glup" diye bir ses çıkarırken benim bohçamdan sadece bir "tık" sesi çıktı. O kadar sulak yerin ortasında benim bohçam 5 cm kalınlığındaki iskele demirinin üzerine denk gelmiş ve orada kalmıştı çünkü, düşe düşe oraya düşmüştü. Tüüüü püüüü derken sırtımı sıvazlayan birkaç teyze eli hissettim, "Üzülme kızım, yenisini yazarız şimdi sana" dediler. Yanlarında betona oturmamak için getirdikleri gazete sayfalarının köşelerinden eciş bücüş parçalar koparıp uzattılar bana. Ben de o sinirle oraya bir araba ve ev resmi çizip alelacele denize atıp arkama bile bakmadan hışımla ayrıldım oradan. Oldu mu be Hıdırellez? Hayır sağol, var ol, o yıl ilk arabamı alabilmiştim sanırım. Ama neden yani bana böyle yaptın ki? Bak o gün bugündür kalkıp ta dilek falan yazıcam diye uğraşmıyorum bunu hatırladıkça. Yine benim dileğim denize değil de demire düşerse diye. Baharı da seni de seviyorum evet ama o günü hatırladıkça bu bir bedbahtlık değil de nedir diye sitemle karışık bir gülümseme kaplıyor yüzümü. Ben dün gece bohça yapmadım mesela ama bu defa dileklerimi tutup cüzdanımı da açık bıraktım...Bu sefer atmalı tutmalı denk getirmeli birşey yok yani...
Sevgili Bahar, hoşgeldin diycem ama dedirtmiyorsun ki bir türlü. Günlerdir gündüzleri yüzünü gösteriyor, saat tam 5'te çılgınlar gibi yağıyorsun. N'oldu, bana mı bozuksun anlamadım.Yoksa sen de mi sevdiceğim gelince çiçekler açacaksın?
Sen gelsen de gelmezsen de ben seni yine de seviyorum, sen gelsen de gelmesen de, bana zamanında kazık atmış olsan da hoşgeldin, sefa geldin, ne iyi ettin de geldin:) Hepimizin dileğini kabul et lütfen, tamam mı:))

5 Mayıs 2011 Perşembe

sevdicek sevinci:))

Veeeee işte nihayet birşeylerin, hayatımı 5 aydır boka çeviren gerçeklerin sona erdiği gün, sevgilimin özgürlüğüne kavuştuğu, bu gece sıcacık yatağında, yuvasında, asabını düzeltmeye, esaretini unutmaya çalışarak geçireceği ilk gece:) Ve demiştim değil mi benim sevgilim çok şanslıdır diye:)
Ben bugün sevincimden ağladım. Onun sesinde uzun zamandır duymadığım heyecanlı tonu duyunca "Artık dışardayım, özgürüm." dediğinde. Ben bugün sevincimden tekrar ağladım. Yakında yanımda olacağını, ona sımsıkı sarılacağımı düşününce. Onu yarın ya da öbür gün yanımda bulamayacağımı öğrenince üzüldüm evet ama ben yine de sevincimden ağladım bugün. Sonra, sadece sevdiğim arkadaşlarımın boynuna sarıldım ve sadece beni seven arkadaşlarımın iyi dileklerini aldım....Sonra bir sessizlik, yorgunluk kapladı içimi. Nefessiz kaldım sanki, canım konuşmak istemedi. Canım duruldu. Belki de herşey asıl şimdi başlıyor. Bir zamanlar herkesten köşe bucak sakladığımız, birbirimize bile göstermekten sakındığımız hislerimiz şimdi gün yüzüne çıkıyor. Ben şimdi, şu an tarif edemediğim, karmakarışık, özünde sadece özlem olan duygular içindeyim. Ve ben bugün bir de özlemimden ağladım. Babamın doğum gününü ona 3  kere korna çalarak kutladım kabristanın önünden geçerken. Ayaklarım gitmedi yanına. Ve Hıdırellez. Bahar bayramı:) Benim baharımın bayramı, sevdiceğin özgürlüğüne kavuşmasının bayramı benim için artık. Sevdicek giderken "siz o gün bayramı kutlamayı görün" diye şarkılar söylemiştik birbirimize kavuşacağımız günü düşünerek.Ve o güne çok az kaldı artık. Ve birşey daha: ben bugün post da yazamıyorum fark ettim ki. Anlatmak istediğim çok şey varken, anlatamıyorum.
Sonuç olarak çok mutluyum. Uzun zaman olamadığım kadar huzurluyum. Ama tam olmama çeyrek var hala. O da sevdicek gelince tamamlanacak...
Ve kah daraldım, kah bunaldım bu bekleyişin de sonuna geldim...
İyi geceler...Ve bugün bu şarkıyı paylaşmazsam olmazdı: http://www.youtube.com/watch?v=tHxfA5f_WT4

4 Mayıs 2011 Çarşamba

başlığı bile olmayan yazı...

ŞU  şarkıyla okursanız belki daha güzel olur, belki de olmaz...

Manasız, saçma sapan bir gün geçirdim. Günün tek kaydadeğer şeyi 20 günün üstüne gittiğim EMDR seansından aldığım gazdı. Aslında aldığım cesaretin yanı sıra sinirimi bozan birşey de oldu ki o da şu: Benim seanslar ne güzel bitecekti bu ay içinde eğer bu kadar ara vermemiş olsaydım ve psikolojimi etkileyen şeyler boyut değiştirmemiş olsaydı. İnşallah bu sefer son olur, bundan sonra sadece dertleşmeye giderim dediğim her seansın başında kendimi başka bir dertten şikayet ediyorken buluyorum. Bu benim elimde olan birşey mi, hayır değil. Belki de elimde, bilmiyorum. Bilsem zaten kafayı kendimle bu kadar bozmuş olmazdım. Kendimi bir sarssam, 2 de tokat atsam normalleşebilir miyim, bu hastalık hastalığı paranoyasından kurtulur muyum?? Cevapsız, anlamsız sorularla, insanlara, kendime yüklediğim anlamlarla dolu aklım, içim...Yine de bu seansta da bir nebze de olsa arındım, keşke sonsuza kadar sürse bu kendime aldırmama durumu...

Dün büyük bir heyecanla anlatmıştım sevdiceğin gelme, rapor alma ihtimalini falan. Bugün saat 4'e kadar elimde telefonla sevgilimden gelecek iyi bir haber için psikopata bağladım kendimi. Sonra aradı ve aptal doktorun bilmem ne semineri için şehir dışında olduğunu, bu yüzden rapor işini bugün halledemediğini söyledi. Yani iş yarına kalmış. Bir yanım da dedi ki acaba sevdicek bana ayak yapıyor da sürpriz mi yapacak yoksa? Öbür yanım diyor ki sesi gayet kızgındı, dur bakalım yarın bir olsun. Velhasıl bu iş de sonuca bağlanamadı yani canlar...

Dün gece profil resmimi değiştirdim fark ettiyseniz. Google görsellerde uğur böceği resmi ararken cinlerim tepeme çıktı bir an. Sebep şu: Benim bileğimde bir uğur böceği dövmem var. Ve bu dövmeyi yaptırdığım eski, işinin ehli olan arkadaşımın dövme salonunda, aynı dövme 2 kişiye asla yapılmaz. Diğer 3 dövmemi de bu şartla yaptırmıştım ki mantıklı olan da bu zaten. Neyse dün uğur böceği resmi ararken, başka alakasız dandik bir dövme sitesinde benim uğur böceği dövmemin aynısını bir başka kişinin vücudunun başka bir yerinde gördüm. Ne sinir oldum bir bilseniz:S O sadece benim olmalıydı, elin adamının orasında burasında olmamalıydı. Benim şimdi bunu hemen dövmeci arkadaşıma söyleyip internet sitesindeki model ve fotoğrafların güvenliğini arttırmasını söylemem lazım değil mi? Çalmışlar işte modeli besbelli! Pehhh...

2 en samimi arkadaşımdan biri 20 gün sonra doğum yapacak, diğeri ise 1 Temmuz'da düğün yapacak. İkisi için de heyecanlıyım. Daha önce hiç bu kadar yakın arkadaşlarımın başına hiç bu kadar güzel şeyler gelmemişti. Onlara, özel birşeyler hediye etmek istiyorum. Çünkü ikisi de benim için çok önemli insanlar. Aslında birkaç gündür fırsat bulduğum her an kendimi çarşıya pazara alışveriş merkezlerine atma sebebim bu. Birşeyler bulabilmek. Ama anasını satıyım bulamıyorum. Yani herkes belli ki bebeğe kıyafet alacak, geline de çeyrek, yarım altın falan takacak. Ben böyle yapmak istemiyorum işte. Bakalım artık bulucam birşeyler...

Hiç gücüm yok, uyumak için yatağa girdiğimde de uyuyamıyorum. Kafam karışık sebepsizce. Gün içinde yaşadığım basit olaylara takılıyorum başımı yastığıma koyunca. Belki de sandığım kadar basit değiller. Belki de  basit olan şey muhattap olduğum insanlar ve bana zor gelense onlarla aynı havayı soluma mecburiyeti. Bir şey var ki canımı sıkıyor ama geçecek inşallah. Onu da hazmedebilicem bir gün...Şimdilik sadece oynuyorum...

Ve sevdiceğe dair birşeyler istiyorum. Onunla konuşmak, başımı omzuna koymak ve şu 5 ayı bir kalemde silip atmak...yoruldum, enerji istiyorum.

Bir dostumun 2 cümlesi asılı kalmış hafızamda:
1. Senin bütün sağlık sorunlarının sebebi psikolojik.
2. Sonunda senin üzülmenden korkuyorum.
İkisi de tamamen alakasız konularla ilgili sonuç cümleleri. Beni diğer tüm arkadaşlarımdan daha çok düşünüyor (sürekli birlikte olduğumuz için) bunu söyleyen arkadaşım. Ve biliyorum ki bu iki cümle de kesinlikle doğru. Hayatımızda her zaman bir şekilde hayal kırıklığına uğrama ihtimalimiz var malesef değil mi:SS

Ben bugün yarım kaldım, yarına kaldım, afalladım yani canlar...Yazının başındaki şarkının sözleriyle bitirmek istiyorum, çok severim. Nitekim bugün, beni, bu şarkının sözlerinden başka bir söz anlatamaz...

Ne yapsan olmuyor gözüm
Terk etmiyor bizi hüzün
Bir macera yaşamak dediğin
Küçük zamanlar harmanı
Sevildiğin, üzüldüğün
Hatırlamaktan ibaret
Hatıralar nihayet
Tesellisi çok zor sözün

Ne gemiler yaktım
Ne gemiler yaktım
O kadar yandı ki canım
Sonunda karşıdan baktım
Ne göreyim kendime yıldızlardan daha uzaktım

Bu kızı yeniden büyütmeliyim
Kor ateşlerde yürütmeliyim
Değirmenlerde öğütmeliyim
Farkındayım
Farkındayım
Kazanmalı, kaybetmeliyim
Aşk uğruna harp etmeliyim

Kendini seçemiyorsun
Bırakıp kaçamıyorsun
Yazmadığın bir hikayede
Uzun ya da kısa vadede
Az biraz keşfediyorsun
Öteki olabilmeyi
Yerine koyabilmeyi
Geride durabilmeyi öğreniyorsun...

2 Mayıs 2011 Pazartesi

Türk filmi mimi:)

Sevgili Deep yeni bir mim göndermiş bana. Türk filmlerini çok seven bir insan olarak bu mimi de çok sevdim. Mim konusu şöyle:
Her seferinde izlemekten zevk aldığınız, vazgeçemediğiniz Yeşilçam yapıtı hangisidir? (çok duygulandığınız, ağladığınız ve güldüğünüz de olabilir)


Şimdi şöyle oluyor..Benim gözümde Türk sinemasında gelmiş geçmiş en güzel kadın Gülşen Bubikoğlu'dur. Onun o eski filmlerindeki giyiminin kuşamının, Avrupailiğinin, halinin tavrının, havasının başka da kimsede olmadığını düşünüyorum. Erkeklerdense favorim Tarık Akan'dır. Benim beğenim tabii bu. Eee ikisi bir araya gelince de "Evcilik Oyunu", "Bizim Kız", "Ah Nerede" gibi klasik filmler, naifliklerinden ötürü defalarca sıkılmadan izlediğim filmler arasındadır. Bunların dışında en güldüğüm filmlerden biri "Süt kardeşler" olmakla birlikte o eski Hababam Sınıflarının tadının bugünlerde yapılan hiçbir komedi filminde olmadığını düşünüyorum. Ayrıca 80li yıllardaki "Teyzem" gibi Müjde Ar filmlerini de alabilirim sanırım sevdiklerim listesine. Ve yakın geçmişe gelince de "Ağır Roman" ve "Herşey Çok Güzel Olacak" favorilerim arasındadır. 
Aslında en başta söylediğim gibi ben Türk filmlerini çok severim. En çok da abartısız olanlarını. O yüzden bu mimi görünce içimden pek çok film geçti ama aklıma ilk gelenleri yazdım.


Ben de bu mimi http://trainspottingmia.blogspot.com/http://paranoid-elmyra.blogspot.com/ http://cokicimdengeldi.blogspot.com/http://ruhumsarisin.blogspot.com/http://yazanhulya.blogspot.com/http://aslinle.blogspot.com/http://osiriscemo.blogspot.com/http://pinkzorro.blogspot.com/http://kacikturuncu.blogspot.com/http://galeriyesil.blogspot.com/http://bosislerinsani.blogspot.com/http://ancelik0.blogspot.com/http://a-load-of-junk.blogspot.com/http://geceninsonunda.blogspot.com/http://musicalcomment.blogspot.com/http://birinceses.blogspot.com/http://lazanyaaa.blogspot.comhttp://ukeladumbelegi.blogspot.com/ bloglarının sahiplerine gönderiyorum:) Cevaplarını merakla bekliyorum:)

Bunlar da resimler olsun:


Şunlar da şarkılar:
http://www.youtube.com/watch?v=ZsZpw6P4upg
http://www.youtube.com/watch?v=oNbSGUCVMKM

Bu da sözleri olsun:)
Bu ne biçim hikaye böyle hasta mısın nesin bana söyle
Gel gidelim güneylere yenilenip dinlenmeye
Deliyim ben aslında senin gibisin sevmekle deli

Basarisiz olduysan oldun yikma kendini zaten yorgunsun
Ya bu deveyi güdersin ya bu diyardan gidersin
Ya vazgeçer unutursun yada yolun açık olsun hadi
Bu felek kimine kavun kimine kelek yedirdi
Sevinip de şımarınca sana derhal bildirildi tabi

Nerde hani o canim gözler hani nerde verdigin sözler
Boğuldum ben gözyaşına elimi tutan el nerde
Sorarim kendi kendime elimi tutan el nerde hani


Türk filmleri iyidir yani kısacası canlar:) Severim...
Deep'e tekrar teşekkürler:)

heyecan: bkz. negzel

Allah aklıma ve heyecanıma mukayyet olsun. Amin. Yarın sevdiceğin rapor alıp alamayacağı, eğer alırsa buraya 15 gün erken gelip gelemeyeceği belli olacak. Ve ben bundan başka hiç ama hiçbir şey düşünemiyorum. Kalbim boğazımda atıyor gibi. Sırf aklım bu konudan sıyrılsın diye manyak gibi alışveriş yaptım hafta sonu. Bugün de ders hayal meyal geçti. Hatırlamıyorum. İnanmak istiyorum aslında bu hafta yanımda yamacımda olacağına, çünkü sevgilim çoook ama çok şanslı bir insandır ve dönmesi hususunda üzerinde pek çok kişinin duası var ve artık onun gelmesi ödülünü hak ettiğimi düşünüyorum. Öte yandan da çok heveslenmemek istiyorum ki olmazsa hayal kırıklığına uğramayayım diye. Biliyorum gelemese de 15 gün sonra burada olacak ama işte gönül ferman dinlemiyor bu ayrılık çok acı demişler değil mi...
İşte böyle canlar. Negzel çok heyecanlı, telaşlı ve duacı.
Dualarınız son bir kez Negzel ve sevdiceğine gelsin:)

BU da post şarkım olsun:

Deli gönül sevdasını ben bilirim ben bilirim
Yardan ayrı kalmasını ben bilirim ben bilirim
Yumuk yumuk elleri var kömür kömür gözleri var
Daha daha neleri var ben bilirim ben bilirim
Kışlalara erdi bahar tezkereye birkaç gün var
Barış'a da bir sorsalar ben bilirim ben bilirim...

Şu da sevdicekle izlediğimiz ilk filmden (When Harry met Sally) bir kare:

İyi haftalar, iyi geceler:)

1 Mayıs 2011 Pazar

yine yeni bir mim:)

Sevgili DEEP ve MIA WALLACE mimlemişler beni:) Hemen sevindim ben de mimsever bir blogger olarak:) Mim konusu şu:
"Blog açma hikayeniz var mı? Varsa nedir? Buralara yolunuz nasıl düştü ve neler hissediyorsunuz?"

Benim blog açma hikayem tamamen kişisel aslında bloğumun adı her ne kadar "Kişisel Birşey Değil" olsa da. Ağustos ayında açtım bloğumu. İçimde biriktirdiğim çok şey vardı. Evliydim, boşanmak üzereydim, aşık olmuştum bir yandan da, işin gücün yanısıra sürekli dışarlarda aktivite halinde olduğum günler geçiriyordum.  Sonra bir gün sevdicek bir blog açtı ve aynı gece ben de açtım. Aslında amaç dile getiremediğim şeyleri burada yazabilmek, içimi dökebilmekti. Çok karışık duygular içindeydim. İlk yazılarımda açık açık yazamıyordum hissettiklerimi henüz boşanmamış olduğum için ve kimseyi üzmemek ve canımın sıkılmaması için. Bloğumun adını Teoman'ın en sevdiğim şarkılarından birinden aldım ve ilk postum da o şarkının sözleri oldu. İlk takipçim sevgilim oldu tabii ki. İkinci takipçim ise Zey0zey. Sonradan saatlerce kalkamaz oldum bloğun başından. Takip ettiğim bir sürü insan oldu. Yazdıkça açıldım, açıldıkça yazdım. Takip ettiğim bloggerların sayfalarından başka bloglara atladım ve hiç tanımadığım insanlara yorum yaparken ve onlardan yorum alırken buldum kendimi. Ve işte böylece kendi çapımda sadece içimdekileri anlatarak devam ediyorum yazmaya. Seviyorum da. Yazılarını sevmediğim insanları takip etmiyorum ve takip ettiğim insanların da beni takip etmesi hoşuma gidiyor. Kısacası bloğumu seviyorum canlar:))

Eminim pek çok kişi mimlenmiştir ama benim de aklımda olan bir kaç kişi var:) Daha önce cevaplamadılarsa bu mimi şu blogların sahiplerine gönderiyorum:)

http://pinkzorro.blogspot.com/
http://ukeladumbelegi.blogspot.com/
http://osiriscemo.blogspot.com/
http://dozbuyucusu.blogspot.com/
http://musicalcomment.blogspot.com/
http://galeriyesil.blogspot.com/
http://turuncumasallar.blogspot.com/
http://lacivertojelikiz.blogspot.com/
http://aslinle.blogspot.com/
http://kayipcumlelersokagi.blogspot.com/
http://ruhumsarisin.blogspot.com/
http://rosarosamondundefteri.blogspot.com/
http://paranoid-elmyra.blogspot.com/

DEEP ve MIA' ya tekrar teşekkür ediyorum:)
İyi geceler:)

28 Nisan 2011 Perşembe

bahar geliyor sanki bana, negzel:)

Helloooooo:) Sabahın köründe kalkmış ve yorgunluktan canı çıkmış bünyem ve uykusuzluktan açılamayan göz kapaklarım, içimdeki sebepsiz enerjiyle mücadele ediyor şu an:) Bir yanım şu saniye gidip yumoş yatağıma gömülmek isterken, bir yanım da nedense otur birşeyler yaz bloğuna dedi bu gece bana. Ben de ne yazacağımı bilmeden geldim oturdum. Aslında enerjim, sabah kontrol için gittiğim doktorun verdiği iyi haberle başladı. Bana 3 hafta kadar önce astım teşhisi konmuştu ve bugün doktorum bana bunun mevsimsel olduğunu, bugünkü solunum değerlerimin oldukça iyi olduğunu söyledi ve içime su serpti. Nitekim hayattaki en değerli, en güzel şey sağlıklı olmak. Ve ben artık beni aylardır doktordan doktora sürükleyen salak saçma hastalıkların bugün sonlandığını düşünüyor ve mutlu oluyorum bunu düşündükçe. Ve dahası sevdiceğimin gelecek hafta gelebilme ihtimali -ki çok da ümit bağlamamaya çalışsam da- bir yandan heyecan veriyor bana. Haftaya eğer rapor alabilirse, belki de perşembe cuma gibi gelebilir. Gelemese de 20 gün sonra burada olacak artık. Ve bu yaklaşık 5 ay gerçekten büyük bir psikolojik yorgunlukla geçti. Ve tek teselli eden şeyse özlediğim kişinin de beni özlediğini biliyor olmak oldu.

Yaz yaklaşıyor. Havalar ısınıyor artık. Artık o sevdiğim tişört ve ince hırka ikilisiyle çıkıyorum dışarı. Ben bu mevsimi seviyorum. Bu mevsim de beni seviyor. Her ne kadar doğum günüm itibariyle sonbahar çocuğu olsam da benim gönlümün mevsimi ilkbahar:) Gözünü sevdiğim memleketimin de zaten en çekilir zamanları da bunlar. Kışın, sanki üstüme ağır, koskoca bir battaniye örtülmüş de altında nefes almak için debeleniyormuşum gibi hissediyorum. Hele ki bu kış, sevgili yolu beklemekle geçince ve onun yokluğunda kafayı kendimle bozunca iyice bir bitmek bilmez oldu benim için. Şimdi ise aklımda planlar var, hayallerim var:) Dışarı çıkınca ciğerlerime dolan portakal çiçeği kokusu (ki aslında onlar turunç ağaçlarının kokusu) hayal gücümü genişletiyor sanırım:)

Her ne olursa olsun şanslı bir insan olduğumu düşünüyorum be beybiler...Ve şanslı bir insan olduğumun farkında olduğum zamanlarda çok daha pozitif bir insan oluyorum, negzel:)
Hayat güzel, sevdicek, aile, arkadaşlar, çiçekler, böcekler, renkler, iş güç, gemiler, kuşlar ve nefes alabilmek  falan...

ŞU da şarkısı olsun bu yazımın. Sözler pek uygun değil ama baharlı falan işte:))

24 Nisan 2011 Pazar

saç takıntısı:)


Kendini Rapunzel zanneden bir insan modeli olduğumdan arada sırada bahsediyorum. Amma ve lakin insanın sakındığı göze çöp batarmış. Tabii hata yine bende bu konuda da. Neden mi? Saçlarımı ilk kez 16 yaşındayken boyatmıştım. İğrenç ötesi olmuştu. Turuncumsu kızılımsı berbat bir renkti. Okuldaki hocalar annemi çağırmış, kızınızın bu yaşta saçını boyatıp okula gelmesine nasıl izin veriyorsunuz diye ağzına sıçmışlardı. Biz de kına o kına diye kandırmaya çalışmıştık ama yemediler tabii. Taaa o zamanlardan beri boyatırım işte saçlarımı. Girmediği renk ve şekil kalmamıştır maalesef ki. Maalesef diyorum çünkü şimdiki aklım olsa hayatta boyatmazdım. Negzel kumral kumral saçlarım vardı... Kızıl, mavi siyah, (kazara) pembe, bakır, sarı, kahve, turuncu, aklınıza gelebilecek ne renk varsa gördü bu kafa. Tabii bu arada 2 kere saçlarım yandı. Birinde kafamda 10 cm çapında bir kabuk oluştu yanıktan. Birinde 3 numaraya vurdurmak zorunda kaldım ve 1 yıl kadar erkek berberine gittim ense aldırmaya:)) Ah kafam ah:) Eee tabii bir de üstüne 5 yıl aralıksız balyaj yaptırınca saçımda avuç avuç dökülmeler başladı. Bu sefer de bakımlara başladım kuaförde ama yok bana mısın demedi. Dermatoloğa gittim hap verdi, kullandım, yine durmadı dökülmesi. Ben de dedim ki zaten sıkılmışken bırakayım artık balyajı, gittim siyaha boyattım yavaş yavaş koyulaştıra koyulaştıra. Boyatalı 1 buçuk ay oldu ve şu an saçlarım koyu kahve. Ama tabii saçları 25 yaşında bembeyaz olmuş bir babanın kızı olduğum için saçımda yer yer boy gösteren beyazlar gözümden kaçmıyor. Yine de kapatıyorum bir şekilde onları ve birazcık dinlendiriyorum. Şu dökülme olayına gelince. Pek çok Kerastase ve Loreal ürünü kullandım bir sürü para bayılıp. Ayrıca envayi çeşit kozmetik olmayan sadece eczanelerde satılan şampuanlardan kullandım. Hepsi fasafiso diyim ben size. Oysa ki çözüm gayet basitmiş. Hiç o kadar para vermeye de gerek yokmuş. Önce küçük 1 şişe tatlı badem yağı alınıyor. Bir de saf zeytinyağı. Ve de eczanede satılan E vitamini ampullerinden (en fazla 10 lira). Sonra 3 tane ampul, yarım şişe badem yağı (hatta daha az) ve 3-4 çorba kaşığı zeytinyağı karıştırılıyor bir kasede. Eğer sonrasında elinizi 1000 kere yıkamaya üşenmeyecekseniz, kaseye parmakları daldırıp sürüyorsunuz saç diplerinize. Saç dipleri bitince de zaten eller vıcık vıcık olduğu için saçın geri kalan yerlerine de sürersiniz ki parıl parıl parlasın. Sonra da bir tokayla tepe de toplayın ki üstünüze bulaşmasın. Böylece 40 dakika falan bekledikten sonra artık o yağlar saçtan akana kadar yıkıyorsunuz ve alın size cillop gibi pasparlak ve daha az dökülen saçlar. Belki dökülmeyi tamamen kesmiyor ama 2-3 ay sonra bir bakıyorsunuz bissürü yeni saçınız doğmuş minik minik. Ayda 2 kere yapmak da yetiyor ayrıca. Tabii benim gibi üşengeç değilseniz. Yani ne varsa yine kocakarı ilaçlarında var canlar. Kuaföre verdiğim paraları bir kenara koysam zengin olmuştum şimdiye kadar. Sonuç olarak saçlarımı seviyorum. Uzasın, daha çok uzasın. Daha çok Rapunzel olayım:)) Allah başımızı saçımızdan eksik etmesin. Amin.
İşte böyle beybiler. Ben bugün saçımla başımla uğraştım hep ve Pazar günlerini de seviyorum pek çok insanın aksine. Pazartesi günlerini de seviyorum hatta. Ne şanslıyım ki yarım saat önce beni arayarak hafta sonu beni çok özlediklerini söyleyen ve bana "yarına sizi bomba gibi bekliyoruz" diyen koca koca öğrencilerim var:) Ve biliyorum, hissediyorum ki bu hafta sonu sevdiceksiz geçirdiğim sondan 1 önceki hafta sonuydu. Yoğun bir hafta beni bekliyor yine ama enerjim var sanıyorum.
Hepimiz için paşa gönlümüzün istediği gibi bir hafta olur inşallah. İyi geceler.

23 Nisan 2011 Cumartesi

Milletler arası negzel kişisi...

Son zamanlarda yaşadığım en yorucu günlerden biriydi bugün. Allahım ayaklarım o aptal babetlerin içinde davul gibi olmuş ayakta durmaktan. 1 saat önce zor attım kendimi eve çok şükür. Home sweet home:))
Neden mi bu yorgunluk? İş yerimde bir organizasyon vardı bugün. Değişik ülkelerden gelen öğrenciler ülkelerini tanıttılar, standlar açıldı, şarkılar söylediler, tiyatro oynadılar ve ben bir de üstüne derse girdim akşam akşam. Bu arada şehrin üst düzey yöneticilerinden birkaçı geldi olayı izlemeye ve ben saat 1'den 8'e kadar aralıksız ayaktaydım. Yaklaşık 20 ülkenin tanıtım standı açıldı ve aklımda kalanlar şöyle:
* Yemenlilerin yaktığı tütsü iğrenç kokuyor. (hala burnumda maalesef::S)
* Iraklıların artık hangi yemeyiyse o iğrenç ötesi kokuyor:SSS kendimi kesip o tabağa koysam ve 5 gün bekletsem o kadar pis kokamaz:SSS
* Faslılar ve Lübnanlılar medeni cesaretleri gerçekten çok yüksek olan, eğlenmeyi seven insanlar:)
* Almanların masasında yumurta boyama aktivitesinin yanında neden dilimlenmiş domates ve salatalık vardı anlayamadım:))
* Biz Türler gerçekten çok tantanacı milletiz. Hemen cıngar çıkarıyoruz her boka. Hiç sabrımız yok!
* Ruanda (oranın nere olduğunu da bugün öğrendim:)) milletinden gelen erkek kişilerinin giydiği entariler çok komik:)
* Kenyalılar çok iri, devasa insanlar:) Yanlarında minicik kaldık hepimiz...
* Arapların hepsi hacı miski kokuyor sanırım.
* Türk yemekleri her zaman her yerde 10 numara.
* Üst düzey yönetici olmuş olsa bile (hangi partiden olursa olsun) götü kalkmamış insanları seviyorum.

Bu organizasyon bittikten sonra 2 saat dersim vardı ama sadece 1 saatini yapabildim. Ve sonra da akşam kutlama partisi olduğu için gündüzki milletler arası tayfayla bir bara gidildi. Vur patlasın çal oynasın yapıldı ama ben bulabildiğim bir yere oturup eski öğrencilerimle muhabbet edip yeni yaptığım kanka kişisiyle kakarakikiri yaptım. Yine eğlenmek gelmedi içimden sevdiceğin yokluğunda:S Ve aradan sıvışıp eve kaçtım. Bu arada en önemli şey ise sevdiceğin 17 Mayıs yerine 4-5 Mayıs'ta gelebilme ihtimali. Yatıp kalkıp dua ediyorum ve belli olunca ki ayın 3'ünde belli olacak hemen yazacağım zaten buraya da. Ve belki benim baharım, benim yazım gelmek için Mayıs ortasını beklemeyecek. Dua edin siz de nolur...

United Colors of Benetton havasında geçen upuzuuuuun bir günün ardından negzel kendini inzivaya çeker ve negzel ki hafta sonu da gelmiş:))

Süper bir hafta sonu olsun.. İyi geceler:)

21 Nisan 2011 Perşembe

2si bir arada mim:)

Sevgili Bir İnce Ses ve LAZANYA beni mimlemiş. Çok da beğendim mim konularını.

***Önce Bir İnce Ses'in mimiyle başlıyım. Şöyle ki:

En sevdiğin 3 görsel: Yanımda sevdiğim bir insan olduğu sürece baktığım her yer güzel gelir gözüme:)

En sevdiğin 3 ses: Dalga sesi, bass gitar sesi, yan flüt sesi

En sevdiğin 3 tat: Etli ve bol yoğurtlu yaprak sarması, mantı ve köri

En sevdiğin 3 koku: Yağmurdan sonraki toprak kokusu, sevdiceğin kokusu, ilkbaharın havadaki kokusu (portakal ağaçları falan, negzel:)

En sevdiğin 3 his: Başımı omzuna koyabileceğim insanların hayatımdaki varlığının farkında olmam (aile, sevgili, bir iki arkadaş), çok istediğim bir şey benim olduğu andaki mutluluk hissi ve içimin huzurlu olması.

Bu mimi çok severek cevapladım. Bu yüzden BİS' e tekrar teşekkür ediyorum. Ve cevaplamadılarsa eğer bu mimi CEMOLAZANYARUHUM SARIŞINSAZANPINARPINKZORRO' ya gönderiyorum. 



***İkinci mim sevgili LAZANYA tarafından gelmiş. Ve neden mim gönderdiğini de çok mantıklı bir şekilde açıklamış. Ona yorum yazanlar arasından seçmiş mimlediği bloggerları ki bence güzel bir karar olmuş. Sonuçta insan kendi takip ettiği kişilerin kendisini takip ettiğini bilince daha bir zevkle yazıyor. Yani kim ister ki sürekli birine yorum yazmayı, onun bloğuyla ilgilenmeyi ama hiç ilgi görmemeyi. O yüzden Lazanya'nın bu hareketini çok isabetli bulduğumu söylüyor ve hemen cevabıma geçiyorum. Bu mimimiz şöyle:

Size armağan edilen, çok sevip aldığınız,değer yüklediğiniz ya da birini hatırlatan peluş, maskot, oyuncak var mı? Varsa hikayesini anlatıp mim olarak yazabilir misiniz? Herhangi bir eşya da olabilir.

Eveeet benim cevabıma gelince. Öncelikle benim çocukluğumdan beri sakladığım biri Barbie, biri de Cindy olmak üzere 2 tane oyuncak bebeciğimin dışında pek oyuncağım yoktur. Amaaa ben sevdiğim insanların bana aldığı herşeye çok değer ve önem veririm. Asla kaybetmem, çok özen gösteririm. Son zamanları düşününce, aklıma sevgilimin doğum günümde ve yılbaşında bana armağan ettiği ve benim de büyük bir hızla yapıp çerçevelettiğim 2 tane puzzle geldi. İkisi de benim için birbirinden değerli. Birisi eve girince tam karşı duvarda duruyor ve eve girer girmez mutlu oluyorum onu görünce. İkincisi ise, yatağımın hemen sağındaki duvarda duruyor ve ben sabah uyanır uyanmaz onu görüyorum ve günün ilk günaydınını sevdiceğe gönderiyorum. Onun dışında, söylediğim gibi bana değer verilip alınmış minicik bir tokanın bile benim için anlamı büyüktür ve evimin her yerinde de bana birini hatırlatan birşeyler vardır. Bir de benim kendime hediye ettiğim çok şirin bir yüzüğüm vardır her ne kadar 40 yılda 1 takıyor olsam da ve neden aldığımı hatırlamıyor olsam da...

 LAZANYA'ya bu cici mim için teşekkür ediyorum ve bu mimi de UKELADÜMBELEĞİELMYRA, ve Bir İnce Ses'e gönderiyorum. Vakti ve keyfi olan herkes cevaplasın:))

İyi geceler:)

edit: Lazanya'dan istek geldi. Puzzlelarım da şunlar:

:))


19 Nisan 2011 Salı

Neden şekil yapıyor?

Hayat neden şekil yapıyor?
Rüzgârında sesin bulutuyla yüzün
yıldızın yalnızlığına vekil yapıyor beni
Hayat neden şekil yapıyor?

Diyorlar ki çözer hekim
Ben yaremi bilirim yarem seni bilir
Böyle derde hekim de kim?
Böyle derde neyler hekim

Sarılasın diye bekliyorum açtım kollarımı
Anlamak için soruyorum bana mutluluk yasak mı?

Anladım acım ilacım olmuş eyvah, kötü talihim eyvah!
Arada bir şevkatine muhtacım
Şimdi belki mutlusundur diye ödüm kopuyor eyvah
Bana acı acı hatıran lâzım

Hayat neden şekil yapıyor?
Hadi ordan çekil yapıyor
Çoğu zaman vekil yapıyor
Hayat neden şekil yapıyor
                                                                                                                   F.D.

Bu gece böyleyim. ŞU da linki...
İyi geceler..

17 Nisan 2011 Pazar

öğrencilerimin halleri...


Bu akşam öğrencilerimle yemeğe çıktım. Şimdi ben öğretmenim evet ama Milli Eğitim'de çalışmıyorum. Benim her yaş grubundan öğrencim oluyor. Bu akşam yemeğe çıktıklarımın en büyüğü 25, en küçüğü de 21 yaşındaydı. Çok tatlılar, çok güzel muhabbet ettik, ve yaklaşık 2 aydır tanıdığım ya da tanıdığımı sandığım neşeli görünümlü 2-3 öğrencimin aslında ne kadar da zor hayatlar yaşadıklarını ve ne de güzel mücadele edebildiklerini öğrenince takdir ettim.
İlk anlatacağım öğrencim, üniversitede arkeoloji okuyan bir kız. Çok cici, çok tatlı, biraz şişman, kendisiyle barışık. Derste konu ailelere gelince hep derdi babamdan nefret ediyorum diye. Çok sormazdım ben de belli ki bir yarası var. Bugün konuştuk. Buradan çok daha küçük bir ilde yaşıyorlar aslında ailecek. Tabii "ailecek" demek ne kadar doğruysa. Babası hayatı boyunca hiç çalışmamış bir alkolik. Annesi ne iş bulursa yapan saçını süpürge etmiş bir kadıncağız. 3 tane daha kardeşi var ama galiba anneler aynı değil. Baba içkinin yanısıra bir de çapkın, hatta kadınları karısının evine, yanına getirecek kadar karaktersiz. Eve 5 kuruş katkısı yok. Ve bu kızcağız üniversiteyi kazandığında annesi tek bir cümle söylemiş kendisine "Neden orada olduğunu sakın unutma!" Ve o da unutmuyor gerçekten. Başarılı bir öğrenci, annesinin 40 yılda 1 gönderdiği 5 kuruş parayla yaşamaya çalışıyor. Hayalleri var, Erasmusla Almanya'ya gidecek inşallah. Sonra dönecek yüksek yapacak, kariyer yapacak, ve anneciğine bakacak. Çok zor günler geçirmiş, hala da geçiriyor belli ama gözleri ışıl ışıl, ümitliyim ben diyor, herşey çok güzel olacak diyor. Aferin ona:)
Bir diğer öğrencim derste gayretsiz hareketlerinden ve tembelliğinden dolayı sürekli dilime doladığım, Güney doğu illerimizden birinden gelen ve yine burada üniversitede İktisat okuyan 22 yaşında bir çocuk. Hayattan bezmiş, bıkkın, bitkin bir hali var hep. Hayat ne kadar anlamsız, ne kadar boş der durur hep 2 aydır. Tenefüste beraber sigara içmeye iniyoruz bazen sınıftan birkaç kişi, o gelince içimiz daralıyor. Bugün onun da deştik yaralarını, neden bu kadar umutsuz ve negatif olduğunu sorduk. Bu çocuk bir aşiret reisinin en küçük oğlu. 4 tane köy ve 8 tane mezraları varmış. Ortaokul yıllarında hep belinde silahla gezermiş çünkü kan davalıları varmış. Sonra dava büyüyünce ailesi bunu başka bir ile göndermiş liseyi okusun diye. Bu da dershaneye bile gitmeden kazanmış üniversiteyi. Sonra bunlar kan parası mı ne ödemişler dava da bitmiş. Babası eskiden tefecilik yapıyormuş. Öğretmenleri, babasının mesleğini sorunca utanırmış hep. Şimdi o işleri bırakmış adam, artık apartman dikiyormuş her yere. Çocuk ne zaman "baba canım sıkkın" dese adam hemen buna yüklü miktarda para gönderiyor ama derdin ne diye sormuyormuş hiç . Zaten mezun olunca da babasının şirketinde çalışmak zorunda olduğu için hayatında hiçbir amacı yokmuş ve sürekli bunalımdaymış bu yüzden. Herşey manasız diyor hayatımda, bir hayalim bile yok diyor yazık. Birazcık konuştuk, teselli ettik, yapma etme daha çok gençsin dedik. Herkes kendi hayatından örnekler verdi. Ve gecenin sonunda "İyi ki sizin gibi insanlarla tanışmış" dedi, mutlu oldu. Nedense kendini çok daha iyi hissettiğini, aslında kabul etmese de geleceğiyle ilgili planları olduğunu söyledi. Biz de sevindik onun adına.
Başka bir tanesi tam bir fırlama görünen, kendini pek havalı sanan 24 yaşında çeşitli sınavlara hazırlanan bir çocuk. Allahım nasıl artist bu çocuk. Yok saunalara, hamamlara gitmeler, gömlek giyip düğmeleri neredeyse göbeğine kadar açmalar, bir değişik yürüyüş, ses tonunu değiştirme çabaları, vs. Anladık ki o da genlerini babasından almış. Bunun da babası sürekli çapkınlık yapan, ayda 15 gün evi terk eden, sürekli iş batıran bir adammış. Şimdi bu çocukcağız da ben kazanovayım havalarında geziyor yazık. Ona da dedik azıcık in aşağılara diye. Sonra seni iterler arkandan...
Yani canlar bu akşam bir kere daha gördüm ki kimse göründüğü gibi değil. Kimsenin içinde kopan fırtınaları anlamak kolay değil. Ama paylaşınca, birazcık moral, birazcık destek verince gözlerindeki umut ışığını görmek sevindiriyor insanı. Aslında içten içe kendine de pay çıkarıyor insan "Oh be tek derdi olan ben değilmişim" diye. Bu biraz bencillik tabii ama hepimiz zaman zaman yandaş aramıyor muyuz kendimize??
Onlarla daha kaç ayım geçecek bilemiyorum ama umarım kendilerinden ümitlerini hiç kesmez ve hayata hep asılırlar böyle. Bir gün onları derbeder bir şekilde görmeyi hiç istemem...
İyi geceler...

16 Nisan 2011 Cumartesi

Ruhsal mimmm:)

Sevgili Mia ve Nameless mimlemiş beni. Ben de mimsever bir blogger olarak, birazcık geç de olsa cevaplıyorum :)
Mim konusu şu: Şu an kendi ruh halinizi, bir ezginin melodisiyle ya da bir şiirin satırlarıyla ya da bir veciz sözle ya da bir resimle aktarınız. Seçim sizin, hangisini istiyorsanız:)


Şimdiiii, gelelim benim cevabıma:) Ben zaten en kötü anımda bile içimden hep şarkılar söyleyen, aklımda hep şarkı sözleri olan bir tipimdir:) Şu sıralar gayet mutlu mesut moddayım. Takip edenler bilir, tek derdim sevdiceğin hala dönememiş olması. Onunla dinlediğimiz, sevdiğimiz şarkılar hep aklımda: Nilüfer-Ta Uzak Yollardan, F.D.-Alev Alev, Vega-Elimde Değil, Regina Spektor-Hero, ve daha pek çoğu...Ama benim şu an buraya yazmak için tek bir şarkı var aklımda. O da Pink Floy'dan olsun, Comfortably Numb ve şu da sözlerinden bir bölüm:

Hello?
Is there anybody in there?
Just nod if you can hear me.
Is there anyone at home?
Come on, now,
I hear you're feeling down.
Well I can ease your pain
And get you on your feet again.
Relax.
I need some information first.
Just the basic facts
Can you show me where it hurts?

There is no pain you are receding
A distant ship, smoke on the horizon.
You are only coming through in waves.
Your lips move but I can't hear what you're saying.
When I was a child I had a fever
My hands felt just like two balloons.
Now I've got that feeling once again
I can't explain you would not understand
This is not how I am.
I have become comfortably numb...

Bu da resmi olsun bu mimin:


Veee ben de bu mimi CemoBİSEzgipinkzorroRosamondukeladümbeleğielmyra, Lazanyahayal@ ve Doz Büyücüsü'ne gönderiyorum. 

Miacan ve Nameless'a çook teşekkür ediyorum:)
Haftasonumuz süper geçsin:)
Byee:)))

14 Nisan 2011 Perşembe

tutmayın beni.

Niyeyse aylar yıllardır yazmıyormuşum gibi geldi bu akşam. Meğer çok olmamış ama bende birikmişler var:)

Öncelikle, çok şükür farenjit, vs. hepsini atlattım. Bomba gibiyim. Arada pasif jimnastiğe bile gittim ama benden size tavsiye siz siz olun sakın böyle abuk bir işe girişmeyin. Neden mi? Bir kere yaklaşık 10-12 tane ped bağlıyorlar orana burana, götüne göbeğine, baldıra falan. Bir de şu ultrason çekilirken sürülen vıcık vıcık jelden sürüyorlar. Sonra ver Allah elektriği cayır cayır. 40 dakikalık seans esnasında çok da acı çekilmiyor aslında, oh negzel yağlarım yanıyor, gidiyor diyerek. Ama seans sonrası ertesi gün ya da akşamına acaip ağrılar saplanıyor oranıza buranıza, bağırsak sisteminiz tuhaflaşıyor, çiş yaparken bile iğrenç bir ağrı hissediyorsunuz. Bir de ben unutmuşum pazartesi pasife gittiğimi, Salı günü evde otururken durduk yere karnıma, yanlarıma ağrılar, iğneler saplanınca, sıçtık dedim herhalde apandistim patladı ya da taş falan düşürüyorum. Soğukkanlılığımı korumaya ve inatla doktora gitmemeye çalışarak işe gittim ve geçen hafta pasif benzeri bir alete bağlanan bir arkadaşımın da aynı şeyleri yaşadığını duyunca içime soğuk sular serpildi ölmüyorum diye:) Artık o elektrik iç organlara mı zarar veriyor, napıyorsa adamın ağzına sıçıyor. Hala bile kasıklarımda ağrı var aradan 3 gün geçmesine rağmen. Lanet olsun içimdeki 2 kilo verme azmine dedim ve gitmemeye karar verdim. Zaten düşmüşüm 51-52 kiloya, 2 kiloyu da selülit kremiyle veririm olur biter, hahayyy:)

Onun dışında bugün EMDR vardı yine. Geçen hafta yatak döşek yatıyor olduğum için gidememiştim. Sibel Hanım verdi gazı yine bana. Süper moralle ve tüm hastalıklarımı onun ofisinde bırakarak, arkama bile bakmadan çıktım geldim hafif hafif. Seviyorum bu seansları ve 1 ay sonra biteceği için de büyük bir savaşı kazanacak olan insan psikolojisine sokuyorum kendimi sanırım:)

Bir de ekşi sözlük maceram var bu arada. Taa Temmuz'da mı ne 10 entrymi girip sıramı beklemeye başlamıştım yazar olmak için. En son geçen hafta 46bin küsürüncü sıradayken bir baktım Cumartesi mail gelmiş, alındınız diye. Ben de bir sevinç, bir heyecan tabii. Döktürdüm Allah döktürdüm. Bu arada kuralları çok detaylı okumamıştım. Dün gece bir tane ankete entry girdim dövme yaptırılası sözler gibi birşeydi sanırım. Hatta başına da daha önce söylenmiş mi bilmiyorum ama diyerek "together we stand divided we fall" yazdım. 2 dakika sonra birkaç yazardan mesajlar geldi kutuma, bu daha önce yazılmış, bak şuradan aratabilirsin, dikkat et seni çaylak yapmasınlar falan diye, gayet iyi niyetli.  Ben de sildim entryi direkt. Aradan 10 dakika falan geçti, hooop bir baktım  allahınsalaa (ben oluyorum) çaylak olmuş, bilmemkaç numaralı entrynin "daha önce yazılmış zaten bu" şeklinde ispiyonlanması sebebiyle. Vaaay dedim, demek burada böyle yürüyormuş işler:) Çaylak olunca başa döndüm tabii, yeniden 10 entry girdim, şu an beklemedeyim, bakalım beni ne zaman affedecekler diye:P Abi valla bi daha yapmıcam diye mesaj atasım geldi de hatta yok dedim edebinle bekle işte:) Şu an 343. sırada beklemedeyim, artık beğenmezlerse de kendimi kesecek değilim:)

Bir de şu Rus meselesi var. Aslında mesele bile değil de yazmadan geçemeyeceğim a dostlar. Benim Ruslardan hiç haz etmediğimi bilen bilir. Gıcık oluyorum onları ortalıkta gördükçe. Anasını satıyım 5. sınıf vatandaş olarak yaşadıkları siktiriboktan ülkelerinden çıkıp gelip burada prenses oluyorlar 2 makyaj yapıp 10 santim topuklu, 5 parmak etek giyince. Varsan baksan sorsan hepsi doktor, hepsi astronot. Ama burada bir Türk adamla evlendikten sonra da nedense evde oturup çocuk fırtlatıyor bu profesör ablalar. Hem bizim oturmamız gereken evlerde yaşıyorlar, bizim kazanmamız gereken paraları kazanıyorlar, sevgililerimizin koynuna giriyorlar, bizim suyumuzdan, bizim elektriğimizden, bizim okullarımızdan faydalanıyorlar hem de Türklere bok atıyorlar anasını satıyım. Bizim iş yerinde Rus bir hatun var, idareci yalakasının teki. O iğrenç Türkçesiyle bir de bağıra bağıra konuşuyor o R harflerini bastıra bastıra. Bugün toplantıda tamamen bir yanlış anlama sonucu dedim ki, biz Rusça bilmeden elin anadili Rusça olan ve Türkçe bilmeyen küçük çocuğuna nasıl İngilizce öğretelim, yani teknik olarak mümkün değil. Yetişkin olsa neyse. Anam kadın artık o Türkçesiyle ne anladıysa kudurdu. Neymiş onların kocaları Türkmüş, çocukları Türkmüş, ana dilleri Türkçeymiş, ben ne diyormuşum. Niye ayrım yapıyormuşum? Teallaaam, yaa sabır! Ulen gerizekalı senin sülalenden bana ne aq!. Ben ne diyorum, sen ne diyorsun? Tamam yanlış anladım dedim kapattım konuyu. Eve bir geldim, hatun bana facebooktan mesaj döşemiş. Evet yazmamış, döşemiş. Ben de kısaca yanlış anladım pardon da siz de yanlış anladınız, yeter ki gönüller bir olsun tadında bir mesaj gönderdim, döşemeden,  gayet saygılı ve resmi. Şuna bak ya, ne sanıyorsa kendini salak. Nitekim canlar, sinir oldum işte. Hemen konu Rus olunca kıskançlığa gelecek biliyorum ama en azından bu defa değil. Ben normalde bana bulaşmayan insanlara sinir olmam hangi milletten olursa olsun. (Sevgilimin eski kırıkları hariç) Ama bu defa hakkaten olayın benimle uzaktan yakından alakası yok. Ama sevmememe sevmememe kattı işte hatun...

Böyleyken böyle işte...Sevdiceğin yarın denetlenme günü ve ondan sonra artık askerliği bitmiş sayıyorlarmış. 33 günü kaldı bu arada ama belki son hafta rapor alma ihtimali var. O gelince artık kısmetse ver elini Kıbrıs, ver elini Kaş, Kapadokya. Hiçbir yere gitmesek de ben onun dizinin dibinde olsam o da yeter. Aman sabahlar olmasın, aman içimizin yazları kış olmasın.

İşte bu kadar:) Byeeee:)

9 Nisan 2011 Cumartesi

farenjit gitsin, sevgilim gelsin:)


Günde 1 buçuk paket sigara zıkkımlanan ben tam 8 gündür, günde 8'den fazla içmedim. Hatta günü 5le kapattığım bile oldu. Kendimi tebrik ediyorum. Farenjitten midir nedir bilmiyorum ama tadı nedense bir değişik geliyor, değişikten kastım iğrenç aslında. Sayıyı 3'e düşürmeyi hedefliyorum şimdi, olmadı 5, ama fazlası değil.
2 gündür raporluyum, evde yatıyorum, dinleniyorum, uykuyla uyanıklık arasındayım. Bu akşam kendimi daha iyi hissediyorum ama enerjim tam olarak yerine gelmiş değil. İnşallah Pazartesi gününe kadar bomba gibi olucam:) İnsan hasta olunca daha mı ağlak oluyor yoksa ben mi hassaslaşıyorum da her an ağlayacak moda geçiyorum acaba? Bir duygusallık, bir yalnızlık hissi gelip oturuyor böğrüme ki ben kendimi çoğunlukla yalnız hissedebilen bir insan değilimdir. Velhasıl sevdicekle konuştukça, annem saat başı "daha iyi misin" diye sordukça, arkadaşlarım "nasılsın" diye aradıkça göz pınarlarım doldu durdu ama ağlamadım. (Canım aşkımı çok çok özledim bu arada:S )
Bunun dışında fark ettiğim birşey oldu ki o da şu. İnsan panik atak hastası olunca, gerçekten hasta olduğu zamanlarda bile yani elinde kapı gibi 3 günlük iş görmez raporu olduğu halde bile yalancı çoban muamelesi görebiliyormuş. Ama canlar unutmayın panik atak hastaları da insan olduğundan dolayı malesef fiziksel olarak da hastalanabiliyorlar, hastalanabiliyoruz. Öyle "hayat güzel, kuşlar böcekler, laylaylom" havalarında olunca bile bu boktan havalar yüzünden insan mikrop kapabiliyor. Herşey psikolojik değil yani!!!
Sonuç olarak hasta da olsam hayat güzel, hayat keyifli. Az sigara içmek süper. Sevdiceğe kavuşacağım tarihin yaklaşıyor olması süper. Çok sevdiğim, dünya iyisi bir arkadaşımın evleneceği haberini almak güzel.(Ama nedense bunu duyunca bile bir hislendim:P) Bülent Ortaçgil ve Zuhal Olcay dinlemek + izlemek güzel. Bazen keşke diyorum bana söylenenleri, canımı acıtan herşeyi kolayca silip atabilsem hayatımdan da sitem biriktirmesem içimde. Daha mutlu bir insan olurdum o zaman sanki. Neymiş, ne kadar ciddiye alınıyorsam, insanları o kadar ciddiye alayımmış.
2 gündür kesintisiz bir şekilde evde yatıyor olunca televizyonda ne kadar gereksiz, ne kadar abuk program varsa hepsini izledim. Allahım bir tane mi adamakıllı, aklı başında program olmaz şu gündüz kuşağında. Her kanalda bir izdivaç ve her birinde birbirinden aciz ve tuhaf insanlar. Allah her birine ayrı ayrı akıl fikir versin, ama izlerken cidden sersemliyor insan şaşkınlıktan. Aptallaştım ben de:)
Kah uyudum, kah ateşlendim ve önümdeki 1-2 günlük nekahat dönemini saymazsam sanırım bir farenjitin daha sonuna geldim. Artık bu senelik farenjit hakkımı doldurmuş olmamı temenni ediyor,  hastalıklar, kem gözler uzak olsun Amin diyor ve süper bir hafta sonu diliyorum.
Farenjit olmayım demiyorum, hobi olarak 10 yılda 1 yine olayım ama 1 yılda 10 değil:)) (FarEnjiti de yıllar yılı farAnjit sanıyordum ama değilmiş meğerse:))
Bu arada, kalan gün sayısı 38, hatta belki şansımız varsa  28, belki 18. Hadi hayırlısı:)
İyi geceler:)

6 Nisan 2011 Çarşamba

kadın kalp erkek :)

Son günlerde internette, gazetede hangi sayfayı açsam nedense hep aynı muhabbetler dönüyor? "Kadınlar, erkeklerden ne bekler?, Erkekler, kadınlardan ne bekler?, Erkekler seksten başka bir şey düşünmez mi?, Kadınlar neden susarlar?," vs. Aslında bunlar zaten hep yazılan, çizilen, konuşulan, üstüne bolca da saçmalanan şeylerdi ama başka derdimiz kalmadığından mı yoksa geldi bahar ayları gevşer gönül yayları modundan mıdır bilmem gözümüze gözümüzüe sokulur oldu sanki orada burada. Ya da başka bir alternatif olarak, şahsen şu bahar aylarına sevdiceğin özlemiyle girdiğimden midir nedir, bu başlıklar sadece benim dikkatini çekiyor da olabilir:)
                     
Onu bunu bilmem de ben de her insan evladı gibi kafa patlatırım arada bu sorulara? Çok da didiklememek lazım esasen kadın ve erkek mevzularını. Nitekim ne bir erkek başka bir erkeğe, ne de bir kadın başka bir kadına benzer. Yani her hangi bir erkeğe sinirlenince "hepiniz aynısınız, hepinizi toplayıp yakmak lazım" diye çemkirmek de gayet yersizdir. Erkeklerin seksten başka bir şey düşünmediğini sanmak, buna inanmak saçmalamanın daniskasıdır. Erkek kişisi de "insan" olarak yaratıldığına göre onun da seksten önce gelen başka hislere de ihtiyacı vardır sanıyorum. Kendisiyle sadece sevişen değil, kendisine sevgi, saygı ve şefkat gösteren, oturup muhabbet edebileceği, beraber gülebileceği, beraber ağlayabileceği bir hatunu olsun ister diye düşünüyorum. Yoksa, seks her yerde, herkeste var. Haa tabii o da önemli bir şey. O da bir ihtiyaç geyiğine hiç girmeyeceğim ama lazım bir şey sonuçta hele ki sevdiğin adam veya kadınla yapılıyorsa ama işte erkekler odunmuş da akılları bel altından başka bir şeye çalışmazmış gibi düşünmek de manasız zannımca. Bu iki cinsin birbirlerinden beklentilerine gelince ve hatta hayattan beklentilerine gelince, sanırım bunu yazmaya, anlatmaya kelimeler yetmez ama hepimizin de dışarıya karşı savunduğumuz şey şu değil midir: "Benim sevgilimden veya kimseden bir beklentim yok!" Peh...Hep inandırmaya çalışırız buna kendimizi ama külliyen yalan olduğunu da içten içe biliriz. En azından ben bilirim. Tamam, genelleme yapmıyorum artık. Ben sevgilimden birşey beklemiyorum derim mesela ama onun hep benimle beraber olmasını ummak, tatile, oraya buraya beraber gitmeyi hayal etmek bile bir beklenti değil midir ki zaten? Allahtan şanslı bir hatunum ki sevdicek de aynı şeylerin hayalinde, ya da beklentisinde, her neyse...Ama genelleme yapıcam bir gün bu konuda ve uzun bir post yazıcam kendi hayatımdan örneklerle...
Kadınlar erkekler derken tabii ki lafım yine benim ilişkime geliyor tam da burada ve sevdiceğin dönüşüne 41 gün kaldığını belirtmeden geçemeyeceğim. Az mı çok mu anlayamıyorum hala ama artık en azından gelmesine aylar yok. Gelsin artık da hayatım renklensin. Anasını satıyım, son 4 ayım bombok geçti, neşeli post yazmayı bile özledim:)
Bir önceki yazımda hastaneye gideceğimden bahsetmiştim. Sağolsunlar bir kaç blogger arkadaşım ilgilenmiş, yorum yapmış, iyi dileklerini iletmişler bana. Tekrar söyleyeyim, test sonuçlarında astım-bronşit çıktı canlar. Normalde yaşıma göre 85 olması gerek solunum fonksiyon testinden 73 alarak sınıfta kaldım ya da bütünlemeye kaldım diyim. Şimdi 25 gün boyunca fısfıs kullanıcam ve tekrar kontrole gidicem. İnşallah o zamana kadar da nefesim açılmış olacak. Düzelsin, çünkü hastalık kaldıracak güçte, modda değilim. Kim ister ki zaten hasta olmayı değil mi canlar?
Böyleyken böyle...kadınlar, erkekler, sevdicek, bronşit derken bir yazının sonuna daha geldik. Hepimiz sevdiceklerimizle mutlu mesut, hayatımızla kavgasız ve en çok da sağlıklı kalalım. İyi geceler:)

3 Nisan 2011 Pazar

salak ben!

İçim daraldı bu havalardan. Bahar yorgunluğu mu desem, bahar depresyonu mu desem, işte o şeyi atamıyorum üstümden. Korktuğum fırtına her an çıkabilir, şehrin diğer ucunda da dolu yağıyormuş deli gibi, aman gelmesin bu taraflara...hava raporu verecek değilim yazı boyunca, içimdekileri susturmaya çalışıyorum sadece. 
İçinde bulunduğum ruh hali bu sefer panik atak değil cidden. Göğsüm ağrıyor tam 1 haftadır. Ortalığı velveleye vermeden güzelce aile hekimimize gittim tavsiye üzerine. Ama kadın benim ne evhamlı biri olduğumu bilmediğinden mütevellit, felaket tellalı gibi kardiyoloğa görünmemin gerekliliğinden tut, astım başlangıcı olma ihtimaline karşı göğüs hastalıkları doktoruna görünmemin aciliyetine kadar olur olmaz cümleler sarfetti bana 5 dakika içinde. Eee bu sefer de demek ki evham değilmiş diyerek aldım yarın sabaha randevuyu, sonra da oturdum ağladım. Yemin ederim doktora gitmekten, her birinin ayrı ayrı istediği envayi çeşit testi yaptırmaktan bıktım usandım. Ben kendime dikkat ettikçe, hastalıktan kaçtıkça, abuk subuk şeyler buluyor, kendine çekiyor beni sanki. Ağlama sebebim de tam da buydu işte. Birşeyim yokken, moralim de gayet güzelken, 2 gün sonra geçer ne de olsa diyerek kendi sesime kulaklarımı tıkarken hoop birisi geliyor bana bunları söylüyor. Yok tansiyonum düşükmüş, yok kalbim neden 100 atıyormuş, yok çok sigara içiyormuşum, yok solunum testi ve tiroid testi yaptırmış mıyım? Bunların çoğunu yaptırdım ben, panik atağım var benim tabii ki de yaptırdım. İşte kendisi yaşamayan bilemiyor bu panik atak denen bokun insanı ne derece paranoyak yaptığını ve yıprattığını. Aile hekimi olacak insanların da azıcık bari olsa insan psikolojisinden anlıyor olması gerek diye düşünüyorum. Demek ki Allah korusun çok önemli bir hastalığım olsa ve o kadının eline düşsem çat diye öleceksin diyecek bana yelloz. "Aile" hekimiymiş! Peh!! Yemişim onun  aile hekimliğini! Velhasıl, ben kadını çok ciddiye almasam da içime kurt düştü bir kere işte ve işin kötüsü ağrı da geçmedi ve yanına da birkaç ekstra anormallik de eklendi. Ya da benim o anormallik sandığım şeyler mevcut göğüs ağrısının panik atak ayağı, bilemiyorum, anlayamıyorum. Vücudumun, beynimin bana oynadığı oyunlardan sıkıldım artık. Kendimden de sıkıldım, vücudumun olur olmaz sinyallerinden de, insanların hissettiğim şeyleri tamamen psikolojik olarak görmesinden de, ve sanki ben bütün bunları seve seve başıma getiriyormuşum da aslında bunu önlemenin çok basit bir yöntemi varmış da ben gerizekalı olduğum için öğrenemiyormuşum gibi muamele görmekten de sıkıldım. Allahım alsın artık içimden bu huzursuzluğu. Zira bahar geliyor, günler uzuyor, etraf neşeleniyor ve fakat benim içim içimi yiyor...
Umarım yarınki doktordan iyi haberler alırım.
Aklımda yazacak bir çok şey var, onlar da akşama ya da başka bir bahara artık....

29 Mart 2011 Salı

Sihirli kürem olsa mesela:)

Keşke tam şu an geleceği görebilsem. Seneye bu zamanlar nerede, nasıl, kiminle ve ne yapıyor olacağımı bilebilsem. Kötü şeyleri görmesem, sadece iyileri görebilsem. Önümde bir sihirli küre olsa masallardaki, filmlerdeki gibi, istediğim soruyu sorabilsem. İyi bir şey mi geleceği öğrenebilmek? Sadece güzellikler varsa, hayatımda olmasını istediğim insanlar hala yanımdaysa güzel bence.  Bu akşam arkadaşlarımla yemekte otururken öyle aklıma geldi bunlar. Hayallerimin, planlarımın sadece bu yazla sınırlı olduğunu farkettim. Sonrası? Sonrası koskocaman bir soru işareti. Tabii ki düşünüyorum, hayal kuruyorum, bundan 5 yıl sonra 15 yıl sonra nasıl bir hayat sürüyor olacağım diye. Ama elbette ki sadece ummakla kalıyor her şey. Mesela bundan 10 yıl sonra hala aynı yerde çalışıyor olabilecek miyim?, hala annemle bu evde mi yaşıyor olacağız?, sevgilim kişisi hayatımda olacak mı yoksa çoktan çekip gitmiş mi olacak hayatımdan?, eğer hala yaşıyor olursam sağlığım sıhhatim yerinde olacak mı?, bir gün çocuğum olmasını isteyecek miyim?, arkadaşlarım yanımda olacaklar mı?, yeğenlerim evlenmiş olacak mı?, vs vs... Gönül ister ki bundan 10 yıl sonrasında da mutlu mesut yaşıyor olabileyim. Ailem, sevgilim, arkadaşlarım hayatımdaki yerlerinde sabit kalsın, işlerim bozulmamış olsun, hayatımda her şey yolunda gidiyor olsun, Allah, terk edilme, yalnız kalma duygularını yaşatmasın bana....Hayaller hep güzel oluyor işte değil mi? İnsanı umutlu umutlu baktırabiliyor hayata....Oysa ki yarın sabah ne olacağımız belli değil. Ama belli değil diye de ipleri koparmamak gerek sanki. En azından ben böyle hissediyorum. Hayallerimin yıkılmasını, kimseyi kaybetmeyi, sevdiklerimin hayatımdan çekip gitmesini istemiyorum. İstemek de suç değil ya:)

Sabah EMDR var. Tam pilim bitecekken seansa gitmek enerjimi yeniden toparlamamı sağladığı için iple çekiyorum terapiyi. Belki gidince gözlerim açıldığı için, belki Sibel Hanım bana yeterince gaz verdiği için, ya da ben kendimi gaza getirdiğim için iyi hissediyorum kendimi terapi sonrası. Herkese de anlatıyorum ki yıkılmasınlar, düşmesinler, tökezlemesinler diye saçma sapan paranoyalar yüzünden.

Sevdicekle 49 saydık bugün. Zaman hiç de geçmiyor derken bir yandan da 93 saydığımız günleri dünmüş gibi hatırlıyorum. Şu var ki yaşarken geçmediğini sandığımız her an, dönüp bakınca su gibi akmış gibi geliyor. Bu işi anlamak benim kapasitemin dahilinde değil yani canlar...Sonuç olarak, yaklaşık 1 buçuk ay sonra bunca zamandır beklediğim huzura yani sevgilim kişisine kavuşucam ve onun gelişiyle 16 günlük iznimi almamla birlikte hayalini kurduğumuz tatil planları başlamış olacak. Biraz daha dayan diyorum kendime o güne kadar. Göz pınarlarıma, kalbime, her yerime işlemiş koskoca özlemi bastırıyorum, yutuyorum 17 Mayıs'a kadar. Ondan sonrası için de hakkımda ve hakkımızda hayırlısı ne ise o olsun, yeter ki gönlümüz bir olsun kendisiyle...

28 Mart 2011 Pazartesi

buyrun benim

"Akrep kadını tutkuludur,.erkekten fazla şey beklemez. Hatalarıyla, kusurlarıyla sevmeyi bilir. Katlanır, görmezlikten gelir.  Ama ihaneti affetmez."
Evet bu benim. 
Hala dönmedim eve, sabah gider gitmez işe yetişmeye çalışmak yorucu olacak ama olsun.
Bu hafta dolu dolu olsun, hiç boş vaktim olmasın ki zamanın nasıl geçtiğini anlamıyim.
Sevdicekle artık 20li 10lu günler sayacağımız vakitler çabuk gelsin.
Özledim, öyle böyle değil...
Hepimiz için güzel bir hafta olsun...
İyi geceler. 

27 Mart 2011 Pazar

Dünyanın en gereksiz adamı!!!

Bir adam vardı. Adına Şerefsiz diyelim mesela. Muhtemelen 20li yaşlarının sonlarında. O yaşa kadar düzenli bir işte dikiş tutturduğu pek söylenemezdi. Sonra hasbelkader o zamanların en popüler müzisyenlerinden birinin yanında ses teknisyenliği yapmaya başladı. Güneydeki şehirlerden birinde yaptıkları bir turnede güzel mi güzel, delidolu, daha 20 yaşında bir kızımızla tanıştı bu Şerefsiz. Kızın adı da Adsız olsun. Her ne yaptıysa, ne ettiyse bu kızcağızın aklını ve gönlünü çeldi Şerefsiz. İlk gençlik yıllarının kendisine verdiği ateşle bünyesini asilik sarmış Adsız kızımız daha ailesine bile danışmadan Şerefsiz'in evlenme teklifini kabul etti. Ailesi durumu öğrenince şiddetle karşı çıktı, olmaz dedi, evlenemezsin dedi. Oysa ki Adsız'ın gözleri, yüreği, tüm gençliğini, hayallerini, geleceğini bu adama teslim edecek, ailesini karşısına alacak kadar körelmişti. Nitekim kızlarına engel olamayacaklarını anlayan anne ve babası, gönülsüzce de olsa razı oldu bu izdivaça. Şerefsiz, bir İç Anadolu ilimizde ikamet ettiği için, Adsız da otomatik olarak oraya gelin gidecekti. Ve 15 gün içinde, yıldırım nikahıyla evlendiler. Düğün, nikah, kına, gelinlik gibi normalde aylar alan bir takım işler bu süre içine sığdırıldı ve Adsız gözü yaşlı ana, baba ve en çok da ağlak kardeşi tarafından yaşamının dönüm noktası olacak olan o eve, o şehre, o bilinmeze uğurlandı.
Adsız, Şerefsiz'in, ailesiyle birlikte oturduğu eve gelin gitmişti. Ara sıra ailesiyle telefonda konuşuyor, ne kadar da mutlu olduğundan bahsediyordu. Evlendikten kısa bir süre sonra baba evine ziyaret gitmişlerdi. Annesi ve babası her nedense bir türlü ısınamıyorlardı damatlarına. Birkaç ay sonra hamile kaldı Adsız. İlk torunlarını kucaklarına alacakları için pek bir heyecanlanan kızın ailesi, biberonundan, battaniyesine kadar herşeyi alıp 4-5 bavul dolusu bebek eşyasıyla kızlarının yanına gittiler. Gittiler ama gördükleri manzara hiç de sinmedi içlerine. Kızları deli gibi zayıflamış hatta çökmüştü. Zor bir hayatı vardı. Hamilelik, kayınvalide, kayınpeder, koca, büyüdüğü evden çok farklı bir ev ve şehir yıpratmıştı Adsız'ı. Evlendikten tam 1 yıl sonra bir kızları oldu dünya tatlısı, dünya topaçı:) Doğumdan önce ve sonra bir süre kızıyla kalan Adsız'ın annesi, çalışmakta olduğu için, yine gözleri yaşlı bir şekilde bıraktı kızını içine sinmeye sinmeye. Gel zaman git zaman, daha doğumdan 1 yıldan biraz fazla bir süre geçmişken Adsız'dan kötü haberler gelmeye başladı, ne kadar mutsuz ve ailesine muhtaç olduğuna dair. Ailesi kızlarnı yanlarına çağırdı ama Şerefsiz de geldi onunla. Adsız çökmüş, yaşlanmış, tükenmişti. Babasından gizli olarak, annesine yaşadıklarını, çektiklerini anlattı. Yediği dayakları, parmağına batırılan çatalları, hamileyken karnına yediği tekmeleri ve dahasını. Tüm bunlar daha gelin gittiği 2. hafta başlamış ama Adsız hem kocasının korkusundan, hem de babası bunu duyar da Şerefsiz'i öldürür hapse düşer diye tırsarak anlatamamıştı bunları. Ama eninde sonunda gerçekler açığa çıktı ve babası gerçekten de bıçakla Şerefsiz'in üzerine yürüdü. Araya girdiler, ayırdılar. Ve Adsız hata üstüne bir hata daha yaparak kocasıyla evine döndü belki düzelir umuduyla. Kısa bir süre sonra, yine yediği bir dayak sonrası bu defa ailesini aramasıyla, annesinin ve babasının oraya gidip kızlarını ve torunlarını alıp baba ocağına getirmesi şaşılacak birşey değildi elbette. Hemen boşanma davası açıldı. Bu defa Şerefsiz de almaya gelmedi Adsız'ı. Nitekim, boşanmadan daha önemli bir durum vardı ortada. Adsız 1 buçuk aylık hamileydi. İstemedi çocuğu, alın bunu dedi doktora, boşanıyorum ben dedi, ama ailesine, en çok da babasına söz geçiremedi. Her çocuk rızkıyla, şansıyla doğar, biz aciz değiliz, düşkün değiliz, hep beraber geçinir gideriz düşüncesinde olan babası engel oldu torununun aldırılmasına. Şerefsiz de öğrendi elbet bu hamileliği ve tepkisi "bu çocuk benden değildir" oldu yine şerefsizliğini yaparak, karısını 1 gün bile evden çıkarmadığnı, kendisine köle ettiğini, Adsız'ın yapayalnız bir insan olduğunu unutarak. Kısa bir süre sonra boşandılar. Adsız'ın 2. çocuğu da doğdu. Şerefsiz dayanamayarak çocuğu görmeye gitti ve kendisinin tıpatıp kopyası olduğunu görünce bağrına(!!!) bastı oğlanı. Böylece oğlan adını yıllarca ağzına bile almayacağı bir adamın soyadıyla gelmiş oldu dünyaya. Şerefsiz yıllarca görmedi çocuklarını. Adsız 2 çocuğuyla birlikte ailesinin evinde bazen mutlu bir şekilde bazende hengame içinde yaşadı gitti yıllarca.
Sonradan öğrendi ki Şerefsiz, Adsız'ın ardından hemen evlenmiş ve yeni karısından olan çocuğuyla Adsızdan olan çocuğu arasında her nasıl oluyorsa sadece 7 ay fark varmış. Sonra o karısını ve çocuğunu da terk etmiş ve yeniden evlenmiş ve yeniden ve yeniden. Kim bilir kaç kadının, kaç çocuğun hayatını karartmış spermleriyle.
Bu arada Adsız'dan olan çocuklarını yıllarca aramadı Şerefsiz. O çocuklar yıllarca büyükbabalarına baba dediler. Ama okula başladıklarında kendilerine açıklanmak zorunda kalındı olan biten, en azından babalarının hiç görmedikleri veya hatırlamadıkları bir adam olduğu. Kız yine de içgüdüsel olarak babasını merak ediyordu. Ne de olsa kardeşine nazaran daha çok ilişki kurabilmişti babacığıyla(!!!). Zaten çok iyi kalpli olan babaannesi ve dedesi de 5 yılda 1 falan arıyorlardı onu. Hatta büyüdüğünde birkaç kez babasının yanına kalmaya gitti ve her seferinde ondan daha çok nefret ederek ana kucağına döndü. Oğlan, babasına asla baba demedi ve ondan her zaman nefret etti. Zaten 20li yaşlarının ortalarında olduğu şu yıllarda babasını 4 kere falan görmüşlüğü var.
Şerefsiz'e gelince. Şerefsiz evlendi boşandı ve çok canlar yaktı. Bir ara işleri iyi gitti, zengin oldu, paralar kazandı, götü kalktı. Ama kadınlarINdan aldığı beddualardan olsa gerek işleri yolunda gitmedi ve defalarca battı, yine battı. Çocuklarına ayda 50 lira nafaka ödememek için bin takla attı, mahkemelik oldu. Zaten nafakaya da ihtiyacı olan yoktu ama hırstı, nefretti aslında bu. Nitekim Adsız'dan olma çocuklarına zerre faydası dokunmadı ki, Adsız, çocuklar biraz büyüyüp ailesinin yanından ayrılmaya karar verip kendi hayatını kurunca çok zor günler geçirdi hem maddi hem de manevi olarak. Ailesinin desteğini hiç kaybetmedi ama yine de kadın başına 2 çocuğa bakmak, büyütmek yeterince zordu ve ne gençliğini ne de orta yaşlarını gönlünce yaşayabildi. Zaten delidolu bir genç kızken, Şerefsiz yüzünden üniversiteyi de bitirememiş ve bir meslek sahibi olamamıştı. Şimdi ise hem yeni bir iş ediniyor, hem de yeni bir hayat kuruyordu. Hep bir mücadele hep bir fedakarlık oldu hayatında.
Birgün, oturdukları güney kasabasında çarşıya çıkan Adsız'ın kızı, karşısında birden babası olacak Şerefsiz'i gördü. Şerefsiz yine yeni bir kadın bulmuş ve bu defa da onun peşinden gelmiş, sanki koca ülkede başka yer kalmamış gibi Adsız'ın burnunun dibinde bitmişti işte. Adsız, Şerefsiz'i en son 25 yıl önce görmüştü. Şerefsiz ne yapıp edip oturdukları evi öğrenmiş ve bir de utanmadan ziyarete gitmiş, aklını çelmeye çalışmıştı kızının ve hayatını mahvettiği kadının. Allahtan Adsız da kızı da kanmadı ona ve postaladılar. Bir kez daha hayatlarının içine edemedi yani. Şu anda hepsi aynı kasabada oturmakla birlikte birbirlerini hiç görmüyorlar. Allah Adsız ve çocukların yanındaki elbette Şerefsiz'i onların karşısına çıkarıp hayatlarını zehir etmiyor, morallerini bozmuyor.

Bu kadar uzun oldu ama bir sürü detayı da atladım aslında. Hayatta beddua edilmesi gereken bir insan varsa o da Şerefsiz olacak bu şerefsiz kişidir. Vicdansız, haysiyetsiz, adi yaratıktır. İnsan bile değildir kendisi, nitekim benim canım ablam ve yeğenlerimle birlikte daha pek çok insanın hayatını mahvetmiş, onarılamayacak psikolojik hasarlar bırakmıştır. Hayatta kin tuttuğum, görürsem yüzüne tükürmekten zevk alacağım yegane şeydir kendisi. Evet "şey"dir, çünkü benim gözümde şu masada duran vazonun bile Şerefsiz'den daha önemli misyonları vardır hayatta, daha çok işe yarar, en azından içindeki çiçeği sarıp sarmalar. Şerefsiz gibi döllerini saça saça onun bunun canını yakmaz. Yazının başlığında Şerefsiz için "adam" dediğim için tüm adamlardan özür dilemeyi de borç bilirim bu arada. Ben bedduadan korkarım, bilen bilir. O'nun için tek söyleyeceğim şey şu "Allah onu bildiği gibi yapsın!!!" Allah onu bildiği gibi yaparken de benim ablamın, benim yeğenlerimin, benim ailemin hep yanında olsun...
Kendisiyle aynı havayı teneffüs etmediğimi umduğum bu kasabadan herkese iyi geceler...
**Bu yazının şarkısı da ŞU olsun...